VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Bazı klasikler evlilik gibidir; uzun ve sıkıcı ama bir o kadar da güvenli
Gazetevatan Anasayfa
15.01.2013
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bazı klasikler evlilik gibidir; uzun ve sıkıcı ama bir o kadar da güvenli

Bazı klasikler evlilik gibidir; uzun ve sıkıcı ama bir o kadar da güvenli

Klasiklerle ilişkimizin şekli hemen hemen böyle. Anna Kareninanın İş Kültür’den çıkan harikulade yeni çevirisini okuyordum da galiba o yüzden meseleyi bu tür bir metaforla tarif etmek kolayıma geldi. Kadın erkek ilişkisi. Aşk. Hayata adım atmanın ve kendimizle ilişki kurmanın ilk adımı. Ve tabii büyümenin, tabii bazen de ölmenin.

Anna Karenina beni ilkgençlik yıllarımda en çok etkilemiş romandı. Âşık olma arzusunun başımızı en çok döndürdüğü o yaşlarda bir süreliğine Vronsky olabilmek için bütün bir geleceğimi feda etmeye razıydım. Elbette, insan o yaşta geleceğin ne olduğunu kestiremediği için feda etmesi kolay geliyor. Yalnız, yaşım ilerledikçe Anna en sevdiğim kadınlardan biri olarak kalmakla birlikte Anna Karenina en sevdiğim roman olma özelliğini kaybetti. Bu da elbette büyümenin doğal sonucu, ve hatta hayırlı bir sonucu. Roman zevkim değiştikçe Anna Kareninanın da hemen tüm klasikler gibi aslında kusur dolu, zaman zaman hayli sıkıcı bir roman olduğunu düşünmeye başladım.

Klasiklerle aramızda kendine has, gayet seviyeli bir ilişki var. Onlar bizi üzmüyor, biz onları rahatsız etmiyoruz. Bitmek bilmeyen bir ömrün en heyecansız ama en vazgeçilmez ilişkisi. Güvenilir, fedakar eski eş gibi. Modern zamanın maceralarında hayal kırıklığına uğradıkça, tat alma duygumuzu kaybettiğimiz, yavanlığa takılıp kaldığımız hissine kapılınca tazelenmek, çıkış bulmak, sadeleşmek için kapısını çaldığımız ama öyle uzun boylu kalmaya gelmediğimizi de bildiğimiz biri. O bize hanımefendice ve şefkatli davranıyor, biz ona beyefendice ve vefalı davranıyoruz mesela hakkında hiç sağda solda konuşmuyoruz, kimseyi de konuşturmuyoruz. Çünkü o saygın; o zamanın kaçınılmaz olarak getirdiği hafif yıpranma dışında kusursuz. O gençliğimize ait ve gençliğimiz kadar masum.
Klasiklerle ilişkimizin şekli hemen hemen böyle. Anna Kareninanın İş Kültür’den çıkan harikulade yeni çevirisini okuyordum da galiba o yüzden meseleyi bu tür bir metaforla tarif etmek kolayıma geldi. Kadın erkek ilişkisi. Aşk. Hayata adım atmanın ve kendimizle ilişki kurmanın ilk adımı. Ve tabii büyümenin, tabii bazen de ölmenin.
YASAK AŞK; ÖLÜMLE FLÖRT
Anna Karenina beni ilkgençlik yıllarımda en çok etkilemiş romandı. Aşık olma arzusunun başımızı en çok döndürdüğü o yaşlarda bir süreliğine Vronsky olabilmek için bütün bir geleceğimi feda etmeye razıydım. Elbette, insan o yaşta geleceğin ne olduğunu kestiremediği için feda etmesi kolay geliyor. Bu yaşta ise aman aman bir gelecek kalmadığı için daha da kolay geliyor. Aşk ihtiyacı böyle bir şey, işte, ne yaparsınız! Sadece Vronsky değil, Anna da birkaç muhteşem ay, belki birkaç sene için geleceklerini değil, geçmişlerini de feda ediyorlar. Yasak aşk demek bir yandan ölümle flört etmek demek. İkisinin aşkına duyduğumuz hayranlığın bu kadar büyük olmasının asıl sebebi de galiba bu: aşk için her şeyi feda etmiş olmaları.
O yaşlarımda ya da daha sonra Vronsky’nin yaşadığı gibi bir aşk yaşamış ve hayatta kalmış olsaydım bunu burada anlatmaya başlamayı inanın çok isterdim. Olmadı. O yüzden Anna Kareninayı birkaç yılda bir okuyup duruyorum, orasından burasından da olsa. Ya da şimdi olduğu gibi yeni bir çevirisi çıkarsa baştan sona.
Yalnız, yaşım ilerledikçe Anna en sevdiğim kadınlardan biri olarak kalmakla birlikte Anna Karenina en sevdiğim roman olma özelliğini kaybetti. Bu da elbette büyümenin doğal sonucu, ve hatta hayırlı bir sonucu. İnsanın 25 yaşında da 15 yaşındaki ruh ve zevk atmosferinde olması herhalde tedirginlik verici olurdu. Roman zevkim değiştikçe Anna Kareninanın hemen tüm klasikler gibi aslında kusur dolu, zaman zaman hayli sıkıcı bir roman olduğunu düşünmeye başladım. Hâlâ öyle düşünüyorum. Sefillerden Karamazov Kardeşlere, Savaş ve Barışa, hatta en çok sevdiğim Moby-Dicke ve Middlemarcha kadar tüm klasikler (Madame Bovary, Babalar ve Oğullar ve Gurur ve Önyargı hariç) aynı dertten muzdaripler: Uzunluk ve sıkıcılık. Yazarın okurun ritim duygusunu düşünerek değil kendi planı ve anlatma ihtiyacı doğrultusunda yazdığı, romanın asıl kahramanlarının ve asıl temasının yanına zorlama yoluyla kattığı ve stratejik hatalar olarak bugüne gelen o yan hikayeler, karakterler. Allah aşkına, Karamazov Kardeşlerin ilk iki yüz sayfasında neler olduğunu, niye olduğunu bir hayırsever bana anlatabilir mi? Staretz denen değerli büyüğümüz bizim nasıl umurumuzda olabilir, bütün o huzura kabul etme sahneleri, ayinler, vaazlar filan? Ayrıca Alyoşa kardeşimiz koskoca romanın ana kahramanı olmayı hak ediyor mu Hristiyan erdeminin ayaklı prototipi olarak? Roman kahramanı dediğin adamda biraz zeka olur, biraz orijinallik, biraz kusur olur; roman kahramanı herkesi gönülden sevemez, roman kahramanına sevgiden çok alaycılık, öfke, hatta nefret yakışır. Ya da, Savaş ve Barıştaki savaş bölümlerinde, gayet sıradan bir asker olan Kutuzov’dan ultra karizmatik, mütevazı ve dahi bir Rus kahramanı yaratma teşebbüsü nasıl hoş görülebilir? Hem de Vanity Fair gibi bir başka büyük ve sıkıcı romanda İngiliz ya da Fransız, er ya da general, bütün askerlerin alay konusu edildiğini gördükten sonra! Napolyon kötü adamdı da Kutuzov iyi adam mıydı? İyi adamdı da ölümsüz olabildi mi Tolstoy çapında bir yazar tarafından anlatıldığı halde? Hayır. Biz bugün hâlâ Napolyon biyografileri yazıyor ve okuyoruz. Romandaki o bölümleri de sevdiğimiz asıl kahramanların dövüş sahneleri gelinceye kadar hızlı hızlı geçiyor, hatta atlayarak geçiyoruz. Çünkü oralardan etkilenmiyoruz. Çünkü lüzumsuz. Çünkü yazar romanın doğal taleplerine değil kendi kişisel anlatma isteğine yenik düşmüş. Ya da basitçe planlama hatası, ki o zaman baştan yanlış.
GÖRMEZDEN GELEBİLMEK
Aynı şekilde, şimdi bütün bu düşüncelere Anna Kareninayı yeniden okurken kapıldım, romanı dün bitirdim, o yüzden böyle hararetli hararetli konuşuyorum, ileri gidiyorsam mazur görün, Anna Kareninada, dünyanın o en güzel, en inandırıcı aşk hikayesinde, yalvarıyorum, bana söyleyin, Levin denen adamın ne işi var? Hangi haklı sebeple onun hikayesi Anna’nın hikayesine paralel hikaye olabiliyor? Öylesine silik, ezik, kompleksli, yeteneksiz ve alabildiğine cazibesiz, üstelik hatasız bir adam, temiz kalpliliğiyle Alyoşa’nın bir türü, sadece daha dünyevisi! Onun Kiti tarafından reddedilişi, sonra çiftliğine çekiliş, çiftliğinde horozlarıyla, hayvanlarıyla, mahsulleriyle uğraşış, neticede bir ruhsal arayış içinde olduğunu fark ediş ve o arayışı Hristiyanca ya da ona yakın bir inanç içinde buluş, baştan sona katlanılması zor bir hikâye. Elbette, koskoca Tolstoy bir şey düşün-müştür, bir bildiği vardır da yazmıştır ama, valla bilmiyorum, bana oldum olası yersiz ve anlamsız gelmiş bir hikayedir. Sorduğum herkese de öyle, ne yazık ki. Anna Karenina bitince tıpkı daha önce Savaş ve Barış bittiğinde Kutuzov’a olduğu gibi Levin de uzun unutuluşa gömülür gider. Olmasa ne olurdu? Çok iyi olurdu. Romanı daha hızlı, hatta soluk soluğa okurduk. Üç yüz sayfalık uzun Levin hikayesinden aklımda tek bir şey kaldı, ama o da, doğrusu, etkileyici bir şey: Levin sözünü ettiğim arayışının sonunda içinde doğan aydınlık bakışla (o sırada Vronsky dahil herkes Slav ayaklanmasına katılmak ve Türkler’le çarpışmak için cepheye gitmektedir) etrafındaki köpürmüş milliyetçiliği görünce Türkleri de kendileri gibi görmeleri gerektiğini, düşmanlık duygusunu ortadan kaldırmak gerektiğini düşünür (tabii bunu yüksek sesle söylemeyecek kadar aklı başındadır; adamı n’aparlar!). Bu alabildiğine ilgi çekici bir aydınlanma anı. Bir Türk olarak gururum okşandığından değil, ama düşman kavramına, hem de ezeli düşman kavramına bir anlığına bile olsa farklı bir gözle bakılabileceğini, belki de bakılması gerektiğini gösterdiği, hiç olmazsa aklımıza getirdiği için ki bu bakışa bu ara hepimizin ihtiyacı var. Yine de keşke romanda bu ana gelmek için üç yüz uzun sayfa boyunca Levin’in soluk dünyasına tıkılıp kalmasaydık.
Neyse. Klasikleri okurken böyle durumlara hazırlıklı olmak lazım. Ve görmezden gelmeyi bilmek lazım. Çünkü onlar klasik. Klasik demek kabul edilmiş ve konu kapatılmış demektir. Artık sorgu sual istemez. Birkaç yıl önce, ismi lazım değil, bir yayıncı arkadaşıma (o sıra Anna Kareninanın Oxford çevirisini okuyordum, iyi hatırlıyorum) bu düşüncelerimi söylediğim zaman bana “Haklısın da abi, sen yine de bunları başkasının yanında söyleme,” demişti. Kendimi birkaç yıl zor tutabildim. Aynı arkadaşım, ve son zamanlarda epey soruşturdum, yine ismi lazım değil, başka birçok arkadaşım daha, en son ne zaman bir klasik okuduklarını hatırlamıyorlar. Ki işleri, benim gibi, kitaplarla olan insanlar. Neden böyle, anlayabilmiş değilim. Ama hepsi, girişte dediğim gibi, klasiklere başka bir vefa duygusu ile bağlılar. Tatile çıkarken, mesela, yanlarına bir Stendhal, bir Dostoevsky alıyorlar. Okuyacaklarından değil, yanlarında dursun, ne olur ne olmaz diye. Ruhsal güvence, besbelli. Nereye sığınacağını bilmenin rahatlığı.
YAZI EKONOMİSİNİ BİLMEK
Oysa ben, zavallı yazar, klasikleri hâlâ, yakınmama rağmen, okuyor da okuyorum. Kızıyor ve daha çok okuyorum. Bu yazarların yazı ekonomisi bilmezliği beni sık sık, şu an olduğu gibi, çileden çıkarıyor. Ama güzel anlattıkları yeri de öyle benzersizce güzel anlatıyorlar ki neden klasik oldukları, neden sorgu sual ötesi oldukları gün gibi ortaya çıkıveriyor. Anna Karenina, mesela, kimbilir kaçıncı okuyuşum olan bu okuyuşta bir kez daha gördüm, roman dünyasının en güzel bazı sahnelerine sahip: at yarışı sahnesi, romanın tam ortasında Karenin’in Anna’nın doğum yatağına gelişi ve gösterdiği değişim, Anna’nın aynı andaki pişmanlığı, af dileyişi, normalleşme arzusu, Vronsky’nin aynı andaki küçülüşü, orayı terkedip kendini intihara hazırlayışı, insanı zevkten titreten olağanüstü sahneler.
Bu kadar uzatmak istemezdim. Ama uzadı. Aslında amacım çeviriyi övmekti, onu yaptım ama bir kez daha yapayım. Ayşe Hacıhasanoğlu Karamazov Kardeşlerden sonra bir kez daha bize bir büyük romanın gelecekteki yıllar için standart metin denecek çapta bir çevirisini armağan etmiş. Bu çeviri, sebebini tam bilmeden klasikleri kenarda tutan orta yaşlı arkadaşlarımın ve yeni yetişen, şu malum “önce klasikleri okumak lazım” aşamasını idrak etmekte olan gençlerin acilen Anna’ya aşık olmaya ve tekrar aşık olmaya başlamaları için, yine şu daha da malum “filmini beğenmedim, romanın tadı bambaşka,” deme zevkini tatmaları için iyi, çok iyi bir sebep. Nasılsa hangi bölümleri atlayacaklarını baştan söyledim. Lütfen daha fazla nazlanmasınlar.

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163