VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Bir klasiğin doğuşuna bizzat tanıklık ediyoruz
Gazetevatan Anasayfa
15.04.2012
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir klasiğin doğuşuna bizzat tanıklık ediyoruz

Bir klasiğin doğuşuna bizzat tanıklık ediyoruz

“2666” birkaç sene önce Amerika’da yayınlandığı zaman yılın yayıncılık olayı oldu.

Saklamaya gerek yok, kalın romanları sevmem. Uzaktan bakınca gözüme çekici görünecek roman en fazla 350-400 sayfa olmalıdır. Daha kalını bende korku, kuşku ve kaçma isteği uyandırır. Bu sadece şımarıklık değil, emin olun. Eziklik, siniklik hiç değil. Uzun sık okuma teşebbüsleri neticesinde içimde kendiliğinden oluşmuş bir içgüdü, bir yargı, bir önyargı. Kötü bir okur olduğum ileri sürülebilir. Hatta hip, snob ve sığ olmakla da suçlanabilirim. Doğrudur, mümkündür. Ama emin olduğum birşey var: Romandan zevk almayı bilirim ve zevk alacağım romanı sadece kalın değil ultra kalın, canavarca kalın olsa bile görür görmez tanırım. Böyle bir durum üç beş yılda bir, belki daha da seyrek yaşanır, ayrı konu.
ÇEVRİLMEMESİ BÜYÜK EKSİKLİK
Son okuduğum ve başlar başlamaz sevdiğim bu tür son roman David Foster Wallace’ın “Infinite Jest”iydi. 1050 sayfalık bir romandan bahsediyorum. Üstelik sadece anlattığı dünya değil, retorikli dili de karmaşıktı (bu romanın henüz çevrilmemiş olması kitap dünyamızın en büyük birkaç eksiğinden biri). Yazarın kendi anlatısına fazlaca hayranlık duyduğu ve okurun algısını düşünmeden kaptırıp gittiği bazı bölümlerde sabır, anlayış, hoşgörü ve tabii arada bir iki paragraf atlayarak gitme kıvraklığı gösterince ortaya tadına doyulmaz bir okuma yaşantısı çıkmıştı. Romanın en güzel bölümlerinin tadını hala unutamam. Bu romandan sonra Wallace’ın kuşağının en kuvvetli yazarı olduğunu düşünmüştüm. Wallace, üstelik, benim yaşlarımda bir yazardı, daha hayatımıza katabileceği bir sürü güzel an olacağını varsayıyordum, yeni romanını hararetle beklerken bir gün ansızın intihar haberini okudum ve bana, kala kala, arkasından hüzünlü bir veda yazısı yazmak kaldı.
Yazı, bazen de, mutsuzluk demek.
Neyse.
“Infinite Jest”in kalibresine yakın bulduğum bir roman, “2666” da tıpkı Wallace gibi kendi acı hikâyesiyle birlikte geldi. Daha önce “Vahşi Dedektifler” ile tanıdığımız ve sekiz-on yıldır romanları hızla İngilizce’ye çevrilen Roberto Bolano ölümcül bir hastalıkla boğuşurken, son romanını geride ailesini geçindirecek bir şey bırakmak amacıyla insanüstü bir iradeyle ve görüyoruz, “içimde anlatmadığım hiçbir şey kalmasın,” demişçesine yazmış, bitirmiş, ama yayınlandığını görmeye ömrü yetmemiş. “2666” birkaç sene önce Amerika’da yayınlandığı zaman yılın yayıncılık olayı oldu. Öyle bir heyecan, ancak, bir memlekette uzun bir aradan sonra yeni bir büyük roman yayınlandığı zaman yaşanır. Her büyük roman yayınlandığında yaşanır demek istemiyorum, ama yaşanıyorsa büyük bir roman için yaşanır. Okuyup gördük, “2666” onu övgülerle besleyerek tanıtmak için çabalayan herkesi haklı çıkardı.
YAŞASIN! ŞİLİ GERÇEĞİ DEĞİL
Yazarlar memleketlerini anlatırlar, değil mi? Bunu söylemek zor bir genelleme olmaz. Hele Latin Amerika edebiyatı gibi yerelliğin başlı başına bir bünye unsuru olduğu ve dünya okuru tarafından bu yanının -belki fazlaca- takdirle karşılandığı bir edebiyatta bize memleketini, oradaki darbeleri, işkenceleri, sefaleti ve kan emiciliği değil dünyanın başka uzak memleketlerini ve uzak zamanlarını anlatan bir roman görmek fazlasıyla ilgi çekici. Bolano, Şilili. Ve öyle aristokratça yabancı kalmış filan değil, bizzat çekmiş bir Şilili. Ayrıca kısmen Meksikalı, kısmen İspanyol. Romanı da memleketsiz bir yazarın romanı. Sadece mekan olarak Avrupa’nın farklı ülkelerinde, hatta Rusya’da geçmekle kalmıyor, hayat olarak da oralarda yaşanıyor, oralıların yaşadıkları, katlandıkları, katlettikleri hayatın içinde Meksika’da yaşandığı zaman bile. “2666”nın ilk ilgimi çeken yanı yazarların milliyetleriyle özdeşleşen ve öyle geldiklerini varsaydığımız eski atmosferik alışkanlıklardan arınmış bir roman olmasıydı. Burada artık büyülü gerçekçilikti, politisizmdi, epikti, öyle şeyler yok. Burada, artık, dünya var. Ben biraz ya da bir hayli geç farketmiş olabilirim, ama galiba o edebiyat da eski alışkanlıklarından bunaldı, kendine daha az ayırt edici ama daha ferah yeni yollar açıyor.
Ve, “2666”nın, Amerika gibi çeviri edebiyata her zaman biraz mesafeli durmuş bir piyasada kazandığı başarıya bakarsak, taşralılığın artık ağır ağır eskisi kadar vurgu isteyen bir kimlik olmayacağını düşünebiliriz. Bolano’da Cortazar havası var, ama ondan daha rahat, daha gözüpek, daha az rafine ve daha hızlı. Cortazar Avrupalı ise Bolano Amerikalı. Bana öyle bir tat verdi.

ŞİDDET VE BOŞLUK
“2666” yaklaşık seksen yıllık bir tarihi içine alan, çok karakterli, çok mekanlı panoramik bir roman. Ne anlatıyor, derseniz, çok şey anlatıyor, diyebilirim. Tam olarak ne anlatıyor, derseniz, bunu da kimsenin söyleyebileceğini sanmıyorum. Ben en az şunlar anlatılıyor diyerek bir özet vermeyi deneyeyim.
Romanın başını sonunu birbirine bağlayan gizemli bir yazar var, Archimboldi adında, popüler olmayan, okurların raslantı sonucu keşfettikleri, ama adı Nobel için geçecek bir Alman romancı. İlk bölümde dört eleştirmen Archimboldi’yi keşfediyor ve bu kadar büyük bir yazarın tanınmıyor olmasına şaşarak, onun izini sürmeye başlıyorlar; zaman içinde dördünün de hayatı bu arayışa adanıyor. İkinci bölümde bu akademisyenlerden birinin hayatına odaklanıyoruz. Adamın bir karısı ve bir kızı var. Karısı enteresandır, tıpkı ondan önce kocasının yaptığı gibi, bir şaire kafayı takmış, şiirlerini okuya okuya adama âşık olduğuna karar vermiş; bir gün hayallerini kovalamaya karar veriyor ve evi barkı, kocayı çoluğu çocuğu bırakıp, bir büyünün peşinde, şairi bulmaya, onun etrafında olmaya gidiyor; şair de, bu arada, akıl hastanesinde.
Romanın üçte birini dolduran bu ilk iki bölüm olağanüstü bir yazarlık eseri. Bu hayatlar ancak bu kadar kuvvetli bir içgörüyle, bu kadar tatlı bir merak uyandırarak ve bu kadar komik bir keder atmosferi içinde anlatılabilirdi. Bolano’dan sonra uzun süre hiçbir yazarın eleştirmenleri ya da tutkulu okurları roman kahramanı yapmaya cesaret edemeyeceğine, hatta bireysel arayış teması üzerinde çalışırken bile önce bir durup burayı okuyacağına eminim.
HEY GİDİ AVRUPA!
Üçüncü bölüm Fate adında genç ve gönülsüz bir Amerikalı spor muhabirinin bir boks maçını izlemek üzere sınırdaki bir Meksika şehrine, Santa Teresa’ya gönderilmesini ve orada işinden başka herşeyi yaparak kafayı birkaç yıldır süren ve yüzlerce kadının kurban gittiği seri cinayetlere takmasını anlatıyor. Burada, hemen söylemeliyim, tempo ilk iki bölümdeki gibi değil. Bölümün ortalarına kadar okurun biraz dişini sıkması gerekiyor çünkü Fate’e, önceki iki bölümün son derece renkli karakterlerinden sonra, ısınmamız kolay olmuyor. Ama Fate bir kız yüzünden başını derde sokunca hikâye tatlanıyor.
Dördüncü bölüm cinayetlerin anlatıldığı bölüm. Santa Teresa şehrinde doksanlı yıllarda işlenen üç yüzü aşkın faili meçhul kadın cinayetlerini, polisin cinayetleri çözme çabasını ya da çabasızlığını okuyoruz. Vahşet dolu hikâyeler. İnsanların bu kadar kötü olabileceğine inanabiliriz ama bu kadar uzun süre kötü kalabileceklerini, kötülüğün bu şiddetle devam edebileceğini, bütün bir şehrin kaderi haline gelebileceğini görmek dehşet verici. Cinayetler ardarda işlendikçe gelecek duygusunun kaybolduğu, kapkara bir şehir hayatı. Ve cinayetlerin arkasında baş edilmesi imkansız büyük güçlerin olduğu inancı... Bu bölüm biraz uzun, tekrara meyilli. Burayı okuduklarım da pek içimi açmadığı için biraz hızlı okuduğumu itiraf etmem lazım. Ama meraklıları tam tersini hissedebilir.
Nihayet beşinci bölümde gizemli büyük romancımız Archimboldi’ye geliyoruz. Buranın konusunu, artık, romanı tadını kaçırmamak için söylemeyeyim. Adı üstünde, gizemli romancı. Öyle biri var mı, varsa nasıl biri, nerede ne yapıyor, kimin nesi, bu tür soruların cevabını burada bulacağız ya da arayacağız. Archimboldi bölümü Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sından başlayıp internet çağına kadar gelerek hem romana tarihi derinliğini veriyor, hem şiddetin şekilleri üzerine yeni “açılımlar” getiriyor (hey gidi Avrupa medeniyeti!), hem de, benim bilhassa hoşuma gitti, yazarlık hayatından manzaralar sergiliyor. Ortadaki iki bölümde birkaç kere tökezler gibi olan (ama yani, bin sayfalık bir romanda da o kadar olur, buna ben bile itiraz edemem) bir roman için gayet tatmin edici bir final. “Nobel töreninde görüşürüz.” Çok güldüm. Bitmesin diye diye bitirdim.
ÇEVİRMENE TEŞEKKÜRLER
Bu, “2666”yı ikinci okuyuşumdu. Birkaç sene önce İngilizcesini okumuştum ve bir daha okumak isteyeceğimi biliyordum. Kısmet Türkçe çevirisineymiş. Çevirinin şaşırtıcı güzellikte olduğunu söylemeliyim. En az İngilizce çevirisi kadar iyi. Kendi adıma ve iyi şeyleri seven tüm okurlar adına Zeynep Heyzen Ateş’i tebrik ederim. Büyük iş. Tabii bir tebriği de Pegasus Yayınları hak ediyor. Bin sayfalık bir roman dünyanın her yerinde her yayıncı için biraz külfettir, herkes girmez.
“2666” (bu rakam da Şeytan’ın yeni milenyumdaki posta kodu gibi duruyor, değil mi?) ile kitaplığımız bir klasik daha kazandı. Hem de her birimizin hayata bakışını etkileyecek kadar içimizi kurcalayan, edebiyata bakışımızı değiştirecek kadar özgün bir klasik. Ve bir ayrıcalığımız daha var: Bir klasiğin doğuşuna bizzat tanık oluyoruz.

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163