VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Bir ten, dokunduğu başka bir teni unutmaz
Gazetevatan Anasayfa
15.05.2013
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Bir ten, dokunduğu başka bir teni unutmaz

Bir ten, dokunduğu başka bir teni unutmaz

Zülfü Livaneli yeni romanı “Kardeşimin Hikâyesi”, başta bir cinayet romanı hatta klasik polisiye gibi görünebilir. Büyük bir villada işlenen cinayet, duygularını kilitlemiş tamamamen mantığı ile düşünen bir “gizem çözücü”, tek tek tanıkların dinlenmesi... Ancak bir süre sonra işlenen bu cinayet küçük bir detaya dönüşürken karşımıza bambaşka bir “gizem” çıkıyor; aşkın bir insanın tüm hikâyesini baştan yazabilecek gücü. Livaneli yeni romanında tüm bunları okuru sürekli şaşırtan, zekâsını sınayan bir kurgu ile yapmış. Hâl böyle olunca da, ancak romanın sonunda anlaşılan bir hikâye anlatmış bizlere.

Buket Aşçı

Romanımızın esas kahramanının nasıl biri olduğunu son sayfalara kadar bilmiyoruz. Evet, ipuçları vermişsiniz, kıdemli okurlar için, ama çoğu okur son bölümde adeta şok geçirecek. Onun duygulardan yoksun kişiliğini o zaman anlayacaklar. İnsan duygulardan yoksun olsaydı ne olurdu?
Böyle insanlar var dünyada ve bizde. Blunt Affection denilen, duygulardan yoksun olma hali; şizofreni türü. Ama genel olarak insanlar böyle değil elbette. Aşırı derecede duygularının esiri herkes. Zaten edebiyat tarihi de duygu ve ego çatışmalarından doğan trajedileri, dramları ele almış hep.
Romanın kalbi, arka kapakta da yer alan; “aşk, bir uçurum kıyısında gözü bağlı yürümektir” sözü. Aşk nedir? Hastalık mı, yoksa bu kadar rasyonel hayat içinde yaşayan insanın kontrollü hayata bir isyanı mı?
Aşk bilinçli bir seçim değil. Bir insanı sevme, hoşlanma, cinsel açıdan zevk alma da değil. Bambaşka bir şey; insanı yakıp kavuran, çıldırtan, hatta ölmeye, öldürmeye sürükleyen bir delirme hali. Evet belki de yüreğin isyanı diyebiliriz buna ama kesinlikle pop şarkılarındaki “Yeni bir aşk arıyorum” değil. Reklam ve magazin terminoljisindeki aşk sözcüğü bambaşka bir şey anlatıyor. Flört gibi mesela.
Sizce herkes aşık olabilir mi ve aşkı taşıyabilir mi?
Bence herkes aşık olma potansiyeli taşır ama taşımaya gücü yeter mi; onu bilemem. Çünkü gördüğümüz gibi birçok insan taşıyamıyor.
Romanda gazeteci kızın da tespit ettiği gibi, o kadar çok aşk cinayeti işleniyor ki, hani neredeyse aşk için “azmettirici” bir duygu bile diyebiliriz. Bu değişmeyecek mi?
Tarih boyunca böyle olmuş; bundan sonra da değişecek gibi görünmüyor. Evet aşk bazen intihara ve cinayete azmettirici olabiliyor. Çok karmaşık bir iş bu. Sadece Schopenhauer’in “neslin devamı için doğanın dişiyi ve erkeği kandırması” teorisine de uymuyor. Çocuk yapma amacı taşıyamayacak olan eşcinsel aşklar da var. Böyle aşklarda da şiddete rastlamıyor muyuz?
Romanda yaş farkı içeren aşklar var. Pek çok alanda insanlar birbirini yaşlarına göre ayırır ve tanımlar. Aşk bu ayrımı bitirebilir mi?
Elbette bitirebilir. Statü farklılıklarını, düşman uluslara ya da ailelere mensup olma halini, güzellik ve çirkinliği aştığı gibi bu engeli de kolaylıkla aşabilir.
Bu romanınızda okuru adeta ringe çıkarmışsınız. Kıdemli olmayan okur bir köşeden diğerine savrulacak. Yazarken eğlenmiş olmalısınız?
Tam tersine yazarken en çok azap çektiğim roman bu oldu. Güney Tayland’da bir sahil köyüne yerleştim, kendimi bu dünyadan soyutladım ve romanın içine girdim. O karakterler arasında yaşadım; dolaysıyla romandaki karmaşık psikolojik atmosfer beni de etkisi altına aldı. Tuhaf bir dönem geçirdim.
YALANLARA ALIŞMIŞIZ
Bunu yaparken de “Binbir Gece Masalları”ndaki tekniği kullanmışsınız. Bu sayede hem hikâye içinde hikâye anlatmış hem de gerçek ve kurgu arasındaki o tülü kaldırmışsınız. Sahi, kurgu ve gerçeği nasıl ayırt ederiz? Hele bizim gibi bire on katarak her şeyin aktarıldığı toplumlarda...
Hiçbir zaman ayırt edemeyiz. Kim ne kadar doğru söylüyor, neresi gerçek, neresi kurgu anlayamayız. Zaten anlayabilseydik, yani herkes birbirinin düşüncesini okuyabilseydi hiçbir ilişki sürdürülemezdi, dünya cehenneme dönerdi. Biz yalanlarla yaşamaya alışmışız. Kendimize bile yalan söylüyoruz.
Kahramanımız büyük kayıplar yaşamış biri. Ve yaşamak için savunma sistemi, duygularını “adeta” askıya almış. Bizi ve karakterlerimizi şekillendiren kayıplarımız ve onları unutmuş gibi yapmamızı sağlayan savunmalarımız mı?
Romanı yazmadan önce beyin konusunda yazılmış en son kitapları getirttim ve epey okudum. İnsan beyni kendini kapatabiliyor, özellike büyük travmalardan sonra. Biz kararlarımızı kendimiz almıyoruz; beynimizdeki diktatör bize emrediyor, biz de yapıyoruz. Galiba beyin, evrenin en büyük diktatörü.
Kitapta sanat çevrelerine, yüksek gelir grubunun yaşam anlayışına da ince dokundurmalar var. Kims gerçek düşünce ve hisleri ile hareket etmiyor. Bu durumda aslında çoğu insan kahramanımızdan da fazla, duygularından uzak yaşıyor, sadece farkında değil, diyebilir miyiz?
Bence farkında... Özellikle varlıklı ya da statü sahibi çevreler, gerçek düşüncelerini, beğenilerini, nefretlerini, öfkelerini saklayarak yaşıyorlar. Çünkü hayat onlara böyle öğretiliyor.
“Kardeşimin Hikâyesi”, aslında klasik polisiyenin öğelerini de taşıyor. Büyük bir evde işlenen cinayet, duyguları geri plana atan zekayı öne çıkaran dedektif, sarsak polis ya da savcı... Her ne kadar cinayet odası Agatha Christie ya da Arthur Conan Doyle’un kitaplarını barındırmasa da, sizce de kahramanımız bu özellikleri ile Sherlock ya da Hercules Poitrot’yu anımsatmıyor mu?
Ben buna katılmıyorum. Dikkat ederseniz kitaptaki cinayet motifinin üstüne gidilmiyor. Hep altta kalıyor. Sanki mühendisle, gazeteci kızı bir araya getirmek için yerleştirilmiş bir öge gibi. Edebi kitaplarda da sık sık cinayete rastlanır. “Karamazov Kardeşler”, “Yabancı”, “Suç ve Ceza” gibi... Çünkü cinayet insan soyunun en şiddetli eylemidir. Ama bu romanlar, polisiye kitaplar gibi cinayeti çözmeye odaklanmaz; o olay çevresindeki insanları anlatır. “Karamazov Kardeşler”i düşünün. Babayı kimin öldürdüğünü öğrenmemiz çok uzun bir zaman alır; herkesten de kuşkulanırız ama bu kurgu, o insanların ruh kıvrımlarına girmek için başvurulmuş bir yoldur.

DOKUNMAK BİR İHTİYAÇ

Dokunmamak, dokunamamak, dokundurmamak... Bu üç kelime hakkında aklınıza ilk gelenler nedir?
Dokunmak kelimesi çok ilginç. Sanki cinsel bir çağrışımı var. Bir kıza ‘’Sana dokundu mu?’’ diye sormak ya da ‘’kendine dokunmak’’ gibi. Ama bir de gerçekten insanlara dokunamayan kişiler var. İsveç’te, el sıkışamayan insanlar olduğunu ve bunlar için terapi kursları düzenlendiğini görmüştüm. Bir de otistikler var elbette. Ama normal ne demekse- insanlar için dokunma, sarılma, kucaklama, kucaklanma hatta mıncıklama ve mıncıklanma temel bir ihtiyaç. Küçük çocukların nasıl bir öpme/sarılma/mıncıklama histerisiyle karşı karşıya kaldıklarını bir düşünsenize.
İnsan bir duyusunu yitirince diğerleri gelişirmiş. İşte gözleri görmeyen daya iyi işitirmiş. Peki dokunma duyusu olmayan?
Otistiklerin biçok hayranlık uyandırıcı beceriler geliştirdiği biliniyor. “Yağmur Adam” filmindeki Dustin Hoffman’ı hatırlayın. Belki de dokunma duygusu olmayan bir kişinin hayal gücü daha güçlüdür. Romandaki mühendis gibi.
Tarih nedir, geçmiş? Hatırlandıkça oluşan, sonradan anlam yüklenen mi yoksa aranan mı?
Kişisel tarihimiz, unutmayı istemediğimiz ya da başaramadığımız anıların, filtrelerden geçirilerek bugünkü bilincimize yansıyan biçimi. Ama sadece bilinç değil: Bugün nörologlar elin, tenin de bir belleği olduğunu söylüyorlar. Yani bir ten, dokunduğu başka bir teni unutmuyor. İlginç değil mi?
Romanda kahramanımız gazeteci kıza iç içe geçen hikâyeler anlatıyor. Siz bir yazarsınız, bir insanı hikâye anlatarak ne kadar size bağlayabilirsiniz?
Hikâye anlatmak insanın en temel özelliklerinden birisi. “Serenad” romanının son cümlesinde “Hikâyesi anlatılmayan insanların var olmadığı”ndan söz edilir. Benim için hikâye, son derece önemli. Dünyayı hikâyelerle kavrıyoruz, her şey bir hikâyedir.
Romanın temel teması evrensel. Kaybetmek ve yalnızlık. Hayat karşısında hayal kırıklığına uğramak. Pek çok yazarın yerel tema ve motifleri tercih ettiği bir dönemde neden böyle bir konu seçtiniz?
İnan ki roman konularını ben seçmiyorum, onlar beni seçiyor. Kafamda yıllarca dolaşan hikâyelerden biri zamanla öne çıkıp kendini bana yazdırıyor. “Kardeşimin Hikâyesi” de belki on yıldır aklımdaydı, başka birçok konuyla birlikte. Sonra biçim değiştirdi, yeni kurgulara kavuştu ve kendini bana yazdırdı.
Conrad okurken sıkılır mı insan!

Çok satan, okunan ve farklı dillere çevrilen bir yazarsınız...
Nasıl bir piyano konserine gittiğiniz zaman sanatçının size bir maharet göstermesini, tekniğiyle ve duygusuyla size haz vermesini isterseniz, romandan da aynı şey beklemek hakkınız. “Edebiyat Mutluluktur” adlı kitabımda bunun üzerinde çok durmuştum. İyi kitap, kendini okutan kitaptır; yazarın görevi budur. Borges, “Eğer bir kitap sizi sıkıyorsa kaldırıp atın çünkü yazar görevini yapamamış demektir ve dünya okunacak nice güzel kitapla doludur” der. Bu düşünceye tüm kalbimle katılıyorum. Popüler edebiyat ve bestseller mekanizmasından söz etmiyorum elbette ama eğer Marquez okurken soluksuz kalıyorsanız, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov sizi zevkten titretmeyi başarıyorsa, Camus su gibi akıyorsa; bizim bu çağda okuru sıkmaya, ilaç reçetesi gibi yazmaya ne hakkımız var. Ne yazık ki son yıllarda bu yanlış anlayış yüzünden, yüzlerce sayfa sıkıcı metinler yazan gençlere rastlıyorum. Kitapları ilgi görmüyor, bu yüzden kırılıyorlar. Oysa şu modalardan kurtulup da gerçekten “büyük edebiyat”ı örnek alsalar her şey düzelecek. Mesela Conrad okurken sıkılır mı insan!

Yazarın Diğer Yazıları

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163