VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Çoksatar olmak beni üzer
Gazetevatan Anasayfa
14.05.2015
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Çoksatar olmak beni üzer

Çoksatar olmak  beni üzer

Onur Caymaz, hepimizin görüp bazen başını çevirdiği bazen de unutmayı seçtiği anları, gelecek nesillere kalır umudu ve kaygısıyla “Herkes Yalnız”da öyküleştirmiş.

Öykücü, köşe yazarı, romancı, bilgisayar programcısı… Onur Caymaz, isminin başına ille de bir şey eklemek gerekirse “Yazıp çizen, kitap âşığı biriyim. Adımın önüne bir şey konacaksa talebe olabilir” diyor ve ekliyor; “Talebe, talep etmekten gelir çünkü. Talep edersen öğrenirsin. Bu dünyada kitapla, kalemle ayakta kalmaya çalışan biri.”

Yeni kitabı “Herkes Yalnız”dadağa çıkan insanları, Kupakızı’nı, Gezi’de görevli polisleri, geride bırakılan sevgilileri, çöp evlerde yaşayanları ve daha nicelerini ete kemiğe büründüren Onur Caymaz, öykülerinden şiir tadını eksik etmeden yine hüznü başrole koyuyor. Caymaz ile toplamda 163 sayfa olan ama üzerinde günlerce konuşulabilecek kitabını, öykülerini nasıl inşa ettiğini ve edebi anlamda canını sıkanları konuştuk.
“Yazarın şiirsel bir dili var” sözü, hayatım boyunca yazmadığım ve okuyunca da bende kaçma isteği uyandıran bir söz. Ama sizin cidden şiirsel bir diliniz var! Hele ki ilk öykünüzün giriş bölümü… Zihniniz mi böyle çalışıyor yoksa hikâyenize şiirsel bir üslup kazandırmak, “benim tarzım bu” demek için ekstra bir çaba harcıyor musunuz?
Alice ile Nuri’den bahsediyorsun. Bir “Alice Harikalar Diyarında” uyarlaması. Borges şöyle diyor: “Geçmişin bütün edebiyatı bir gelenektir ve biz belki yazılmış olanların olsa olsa bazı ufak tefek, son derece mütevazıçeşitlemelerini deneyebiliriz. Anlatmamız gereken öykü aynıdır, ancak biraz farklı olarak belki tonunu hafifçe değiştirerek, o kadar. Yine de üzülmenin gereği yok.” Tam da bu yüzden Alice’i alıp Sirkeci’ye, Harika Han’a getirip terzi Nuri ile buluşturdum. Yazmak meydan okumaktır. Şair diye anılıyorsam başka bir şey yapmalıydım. Oturdum yan yana dizilmiş bir şiir gibi yazdım metni. Alt alta dizilmiş sürüyle metin de şiir gibi yazılmıyor mu? Kelime oyunundan öte, yazım sürecini kurcalamak, klişelerle hesaplaşmak istedim; bir cümleyi doğru ve etkili kurma çilesini, okurla yazar arasındaki savaşı... Ekstra çabaya gelince, işin zanaatı bu. Edebiyat sanat olsa da yazma süreci zanaattır çünkü.
Gözden kaçırdığımız üçüncü sayfa haberlerini de (Sahaf İhsan gibi) hepimizin hayatına değen olayları da (Soma, Gezi gibi) öykülerinize taşıyorsunuz. Geleceğe bir not düşme ihtiyacı mı bu?
Tarık Dursun eski İzmir’den bahsederken; Sait Faik, İstanbul’un bir sokağını anlatırken bir devri yaşadığım duygusuna kapılırım. Bildiğim yerlerin elli yıl öncesi... “Herkes Yalnız”ın bazı hikâyelerini kurarken bunu çokça hatırladım. Çocuklarımız elli yıl sonra bugünün gazetelerine bakınca cennette yaşadığımızı düşünecek. Yaşadıklarımızı onlara iletmenin bir yolu da edebiyat. Camus’nün “Bir ülkeyi anlamak istersen orada insanların nasıl öldüğüne bak” mealinde bir lafı var. “Herkes Yalnız”, doksanları anlatıyor, Türkiye’nin en karanlık yıllarını. Çöp evleri, örgüt evlerini, akın akın dağa çıkanları. Geleceğin çocukları bunları bilmeli; nasıl öldüğümüzü, hayatımızın gittikçe nasıl çöp eve dönüştüğünü. Somaya da Gezi ise hem yazmadan ödeşilemeyen hem de ajitatif konular, reklam almadan / etmeden yazılabilmeli. Tabii ki not düşmekti kaygım, kaygısız yazmanın ne anlamı var ki!
Hikâyelerinizde hep bir hüzün var. Bu sizden mi kaynaklanıyor, yani bunları yazan kişi hüzünlü biri mi yoksa böyle hikâyeler okuru daha çok etkilediği için öykücüler ister istemez bu yola mı sapıyor?
Okur istiyor diye özellikle bir şey yapanların okuru değil, müşterisi olur. Kaldı ki bu ülkede her üslup pek sevilmiyor artık. Ucuz aforizma edebiyatı revaçta. Bu da yapılan “iş”in değerini düşürüyor. Daha neşeli, “su gibi akan”, oyunlu şeyler seviliyor. Seviye öyle aşağıya indi ki yazar değil muhtar olacak adamların kitapları bile kült sayılıyor. Hüzne gelince, canımı yakanları yazdığımdan bu etiket yapıştı bana. Belki de sırf bu yüzden Şah Hatayi’nin “bir derdim var bin dermana değişmem” dizesi duruyor kitabın başında...
AFORİZMA EDEBİYATI
Kitabınıza ismini de veren son öykünüz “Herkes Yalnız”dabir kişinin hikâyesini okumaya başladığınızı zannediyorsunuz sonra hikâyeler sıralanıyor. Hele o beyaz çorapların “el değiştirmesini” hiç unutmayacağım. Bu öykünün sizdeki yeri nedir?
Eski polis muhabiri olan eşim Aslı, bana o beyaz çorabın hikâyesini anlatmıştı geçen yıl. Etkisinden kurtulamadım. Romanla uğraşırken bu kitabı yazarken buluyordum kendimi. Başka şeye izin vermedi. Mecbur kalmadıkça kalem tutmayanlardanım. Ağırdır kalem, yorar. Sırtı eğrilir adamın. Virgülün kamburca, yaşlı bir yazar olduğunu düşün! Madem öyle,oturdum yazdım. Yoksa o acıyla yenişemeyecektim.
Sizi edebi anlamda en çok ne üzer? Ne sevindirir?
Çoksatar olmak üzer. Uzun satar olmak sevindirir.
Öyküler, genelleme yapmak gerekirse çoğu kez, sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatıyor. Şahsen zaten sıradan bir insanım ve sıradan bir hayat yaşıyorum. Neden bu öyküleri okuyayım?
Okuma onları zaten. Ne diye vakit kaybedeceksin. Bizde öteden beri klişedir, şu “bizi bize anlatan” lafıyla hepimizi salak yerine koyarlar. Bizi niye bize anlatıyorsun kardeşim; bizi, bizi bilmeyene anlat. Hiç tanımadığımız kişilerin yaşamını, meşhur tabirle ötekimizi anlat. Çocukken sokakta oynadığı topla kırdığı camı anlatan ergen yazarlık türünden sıkıldım. Eski çağların şifacılarını, şamanları, haritacıları, rahipleri anlat bize becerebiliyorsan. Kipling’in“Allah’ın Gözü”diye bir hikâyesi var, onu anlat! Bana ne senin ergen zulmünden!

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Mayıs 2017 Yıl : 13
Sayı : 159