VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Günümüzde sözlü tarih o denli yaygın ki gerçeğe ulaşmakta güçlük çekiyoruz
Gazetevatan Anasayfa
15.04.2012
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Günümüzde sözlü tarih o denli yaygın ki gerçeğe ulaşmakta güçlük çekiyoruz

Günümüzde sözlü tarih o denli yaygın ki gerçeğe ulaşmakta güçlük çekiyoruz

Bu sözler Prof. Dr. Zafer Toprak’a ait. “Cumhuriyet ve Antropoloji, Darwin’den Dersim’e” adını taşıyan kitabında ünlü profesör, son yılların en büyük tartışma konusunu, Cumhuriyet ideolojisinin sorgulanmasını soğukkanlı bir bakış açısı ile ele alıyor.

Bugün Cumhuriyet ideolojisi çok eleştiriliyor. Hatta darbelerin bu ideolojinin bir refleksi olduğu söylenerek 12 Eylül de Cumhuriyet rejimiyle bağdaştırılıyor. Bu eleştirilerin özünde ise Cumhuriyet’in “toplum mühendisliği” ile ülkeye şekil vermesi yatıyor. Ne dersiniz, Cumhuriyet ve Antropoloji başlıklı kitabınızda belirttiğiniz toplum mühendisliği çalışmaları bu derece etkili oldu mu?

Ulus-devletlerin oluşumu, özellikle gecikmiş ülkelerde bir tür toplum mühendisliği gerektiriyor. Özellikle bireyin yeterince kristalize olmadığı ortamlarda bu tür bir çaba anlam taşıyor. Genellikle bireyin sosyolojik anlamda ezelden ebede var olduğunu sanıyoruz. Oysa Cumhuriyet her şeyden önce kendi bireyini inşa etme kaygısını taşıyor. “Cumhuriyet ve Antropoloji” adlı kitabın özü bu tür bir bireyin kültürel bağlamda biçimlendirilişi. Öte yandan 12 Eylül ile Cumhuriyet ideolojisi arasında bağ kurulması teleolojik bir anlayışın ürünü. Tıpkı bugün Ergenokon’la İttihat ve Terakki arasında ilişki kurma girişimi gibi... Tarih bilgisinden yoksun insanlar son kertede epistemolojik kaygılarla dünü inşa etmeyi tercih ediyorlar.

KARANLIK AVRUPA
Cumhuriyet’in ulus devlet politikasını seçmesine bugün büyük eleştiri getiriliyor. Sizce etnik kimlikleri bugünkü anlamda da yaşatabilecek, sahiplenecek bir devlet politikası seçilemez miydi?

Bunun cevabını Woodrow Wilson Birinci Dünya Savaşı ertesi belirlediği On Dört Madde’de veriyor. Nitekim kitapta yer alan Dersim bölümü bu konuyu işliyor. Savaş sonrası imparatorlukların çözülmesi sonucu doğan ulus-devletler çoğunluk unsurların egemen olduğu yapılar. Ancak şunu hatırlatmak isterim Türkiye’de Şeyh Sait vakasına kadar farklı kimlikler devlet tarafından da kabullenilmiş durumda. Kitapta bunun somut örnekleri var. Ama Musul sorununun gündemde olduğu bir evrede İngilizlerin kışkırtmasıyla, ki o tarihte Genel Kurmay bu kanıda, ortaya çıkan Şeyh Sait İsyanı, Ankara’yı defansif bir türdeşliğe sevk ediyor. Keza Dersim olayı da İkinci Dünya Savaşı öncesi benzer bir çözülmeyi önlemeye yönelik bir gayret.

Kitabınız Cumhuriyet rejiminin ulus devlet yaratırken Türklük bilincini geliştirmek için yapmış olduğu fiziki antropoloji çalışmaları ile başlıyor. Bugün bu çalışmaları duymak bile tüyler ürpertici, hemen aklımıza Nazi Almanyası geliyor çünkü. Siz ise soğukkanlı bir bakış açısı ile bunun için önce I. ve II. Dünya Savaşı arası dünyaya bakmak gerek diyorsunuz ve bu dönemin tüm dünya tarihinde “nedense” hep atlandığına işaret ediyorsunuz. Bu dönem neden anlatılmaz ve bu çalışmaları o dönemin moda bilim akımıyla açıklamak yeterli mi?

Çoğu kişi Nazi Almanyası ile fizik antropoloji arasında doğrudan bir bağ kuruyor. Daha doğrusu ırk sözcüğü günümüzde birçok kişiyi ürkütüyor. Oysa Nazi hunharlığına değin ırk sözcüğü bilim dünyasında yansız ele alının bir kavram ve antropolojinin temel girdilerinden biri. Türkiye’de gündeme gelen fizik antropoloji Nazi antropolojisini reddeden bir anlayış. Daha bir Latin antropolojisi... Bunu kitapta, uzun giriş yazımda ayrıntılarıyla ele alıyorum. İki dünya savaşı arası literatürde genellikle “katastrof çağı” diye bilinir. Avrupa’dan “karanlık Avrupa” diye söz edilir. İdeolojilerin belirlediği bir dönemdir bu evre. Türkiye, bu ideolojilerden hiçbirine kapılmıyor. İrredantist bir tavır benimsemiyor. Dönemin en barışçı ülkelerinden biri. Nitekim o tarihlerde birçok enternasyonal var. Türkiye demokrat Batı ülkelerinin oluşturduğu liberal çizgideki Radikal Partiler Enternasyonali’ne çağrılıyor.

Atatürk antrolopolojiyle, tarihle ilgili bir entelektüel de... Fiziki antropoloji çalışmalarına, hatta Güneş Dil Teorisi’ne büyük destek veriyor. Nereye kadar? Nereden sonra “burada bir uçukluk var” diyor?

Atatürk yeni bir kültür inşa etmek için antropolojiyle yola çıkıyor. Türkiye’nin her şeyden önce bir yol ayrımına ihtiyacı var. Osmanlı ve İslam geçmişiyle bağını koparan dinden arındırılmış bir ulus-devlet amaçlanıyor. Ulusal kimlik için İslam öncesine gitmek gerekiyor. Bu da ancak antropoloji ve arkeolojiyle mümkün... Böylece Orta Asya’ya uzanan bir tarihsel söylem gündeme geliyor. Öte yandan laik söylem dinle sorunu olan antropolojiyle çok daha uyumlu bir çizgi benimseyebiliyor. Darwin ve Darwinizmin 30’lu yıllarda bu denli revaç bulmasının temel nedeni evrim kuramının yaratış efsanesini sorgulaması. Öte yandan ulus inşasında dilin de önemi var. Halka inecek yabancı sözcüklerden ve dil kurgularından arındırılmış bir dile de gerek duyuluyor. Bu nedenle antropolojik dil çalışmaları önem kazanıyor. Türk Dil Kurumu bu amaçla kuruluyor. Güneş-Dil Teorisi en sonunda bir varsayım. Ama asıl olan o tarihte gerçekleştirilen özellikle bilim dili için gerekli olan sözcük hazineleri. Bugünkü bilim terimlerimiz 30’lu yıllarda geliştirildi. Konuştuğumuz Türkçenin yapısını keza o döneme borçluyuz.

YANLIŞ ALGILAMA
Atatürk bir ulus devlet yaratmanın yolunun tarihsel kimlikten geçtiğini görüyor. Öncelikle bu o dönemlerde devlet adamları tarafından fark edilmiş bir bakış açısı mıydı? Bu durumda Cumhuriyet kendine bir tarih mi kurgulamaya çalıştı? Yani bu tarih bugün pek çok kişinin yorumladığı gibi uydurulmuş bir resmi tarih midir?

Türk Tarih Tezi bu topraklarda çok yanlış algılanıyor. Daha doğrusu salt Orta Asya’dan göçe indirgeniyor. Oysa Türk Tarih Tezi Türkiye’de çağdaş tarihçiliğin temellerini atıyor. Zira geçmişin vakanüvis tarihçiliğini, ya da Batı’dan aktarma bir tür sosyal Darwinist Avrupa eksenli tarihi sorguluyor. Doğmakta olan farklı disiplinleri içeren ve uluslararası literatürü kapsayan yeni bir anlayışı ortam sağlıyor. 30’lu yılların tarih kitapları daha önceki dönemdekilerle karşılaştırılamayacak oranda düzeyli kitaplar. Gerek biçim, gerek içerik yönüyle...
Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, bu üçlü sayesinde Türkiye’de sosyal ve beşeri bilimler doğuyor. Türkiye çağdaş bilimi 30’lu yıllarda Ankara’da yakalıyor.
Türkiye bugün iki meseleyi bir türlü aşamıyor: Din ve etnik kimlik. Bu nedenle de Cumhuriyet ideolojisinin artık Türkiye’nin sorunlarına cevap veremediği söyleniyor. Sizin yorumunuz nedir?
Türkiye’de din ve etnik kimlik sorunu son otuz yılın, post-modernitenin sorunu.. Neoliberalizden ve çarpık küreselleşmeden bize intikal eden sorunlar. 12 Eylül ile birlikte dini ve etnisiteyi keşfettik. Toplumsal sorunlar yerini kültürel kaygılara bıraktı. Sınıfın yerini, mezhep ve etnisite aldı. Total bir sosyal ve beşeri bilim anlayışından parçacıklardan oluşan bir bilim kurgusuna yöneldik. Zamandan ve mekândan arındırılmış güncelin inşa ettiği statik bir anlayış zihinsel dünyamızı belirler oldu. Cumhuriyet ideolojisi dar anlamda ele alındığında doğal olarak sürecin başlangıcı için gerekli bir dizi düzenlemeleri içeriyor. Ama genel bağlamda değerlendirildiğinde bugünün edinilmiş kazanımlarını görürüz. Yapısalcı bir anlayışla Cumhuriyet’e bakarsak çok az ülkede, -belki de tek-, bu denli başarılı bir süreç yaşanıyor. Sovyet Devrimi ile Türk Devrimi’ni karşılaştırın. Geriye her ikisinde ne kaldığını görürsünüz.

LUGATTEN SİLMEK
Kitabınız Türkiye’nin bugün yaşadığı siyasal, kültürel ve kimlik meselelerinin tarihsel sürecini ele alıyor. Ve bu bilgiler yeni değil. Buradaki yazıların önemli bir bölümünü daha önce Toplumsal Tarih dergisinde yayımlamıştınız. Bu sorunların bu kadar derinleşeceğinin ipuçları sizce neydi?

Makalelerin yarısından azı Toplumsal Tarih’te yayımlandı. Her biri ayrıca gözden geçirildi ve kitaba bir bütünsellik kazandırıldı. Bu makaleler yazıldıkça konunun önemini idrak ettim. Zira 30’lu yılların Türkiyesi’nin bilinmediğini ve Atatürk’e haksızlık edildiğini gördüm.

Dersim’le ilgili makaleniz çok ilginç. Zira yakın zaman içinde Dersim, Türkiye için büyük bir tartışma konusu oldu. Kürt meselesi için Şeyh Sait Ayaklanması’nın bir milat olduğunu söylüyorsunuz. Öyle ki, bu ayaklanmadan sonra Kürt kelimesi adeta lugattan siliniyor. Bu ayaklanma neden böyle bir etki yaptı? Zira o zamana dek pek çok başka ayaklanma da var.

Yukarıda da belirttiğim gibi Misak-ı Milli ile Şeyh Sait Ayaklanması arasında çok yakın bağ var. Musul’a bilindiği gibi Lozan’da çözüm bulunamıyor. İngiltere ile neredeyse savaşacak bir konuma geliyoruz. İşte böyle bir ortamda Şeyh Sait Ayaklanması patlak veriyor. Ayaklanma ile ilgili henüz yayınlanmamış belgeler Şeyh Sait olayının bir İngiliz komplosu olduğunu gösteriyor. O sırada Şeyh Sait’e esir düşen yöre valisi İsmail Hakkı, Ankara’nın bu konuda yeterli önlem almadığı için idama mahkum oluyor. (Sonra affediliyor) Şeyh Sait sonrası Takri-i Sükun ile birlikte rejim Kürt sözcüğünü sizin belirttiğiniz gibi “lugatten siliyor”.

GÜNÜBİRLİK SİYASETLER
Bu noktada Dersim Katliamı etnik bir kimliğe yönelik miydi yoksa mezhebe mi? Yoksa Dersim’i başka bir şekilde mi açıklamalı? Dersim’de ne oldu?

Aslında “Cumhuriyet ve Antropoloji”nin ana teması Kürt sorunu değil. Biz soruna zaten antropolojik bağlamda yaklaşmayı yeğledik. Dersim’le ilgili olarak tarihsel belgelerden oluşan altı cilt kitabı Tarih Vakfı bünyesinde yayınladık. Dersim’i anlayabilmek için Cumhuriyet’in ilk yıllarında jandarma ve eşkiyalık sorununa eğilmek gerekir. Ankara’nın temel kaygısı Cumhuriyet’in sınırları dahilinde devleti hükümran kılmak, bu nedenle her türlü şeyh, şıh, seyit ve benzeri iktidar odaklarıyla mücadele etmek. Bireyi doğrudan devlete muhatap kılmak. Bir diğer deyişle yöreyi ülkeye entegre etmek. “Dersim’de ne oldu?”yu çözebilmek için ise öncelikle yazılı belgelere ulaşabilmek gerek. Günümüzde sözlü tarih o denli yaygın bir konumda ki gerçeğe ulaşmakta güçlük çekiyoruz. Her şeyden önce elimizdeki demografik bilgilerle sözlü tarih bağdaşmıyor.

Türkiye sizce gerek Ermeni, gerek Kürt gerekse de mezhep ve laiklik sorunlarını aşabilir mi?

Tabii ki aşabilir. Küreselleştiğimiz oranda ortak değerler kazanıyoruz. Yeter ki geçmişten edindiğimiz kimi tortulardan arınalım. Temel hak ve özgürlükler evrensel nitelik arz ediyor. Sınırlar her geçen gün daha da geçirgenleşiyor. İnsanımızı çatışmacı bir zihniyetten uzlaşmacı bir anlayışa yöneltmemiz gerekiyor. Bu konuda siyasilere önemli görevler düşüyor. Oysa şimdilik ülke siyasetinde bu konuda yeterince başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Günübirlik siyaset yapıyoruz. Geleceğe yeterince bakamıyoruz.

Yazarın Diğer Yazıları

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163