VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Hanedanlar tek şeyi aynı yaşar: Düşüşü
Gazetevatan Anasayfa
15.04.2013
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hanedanlar tek şeyi aynı yaşar: Düşüşü

Hanedanlar tek şeyi aynı yaşar: Düşüşü

“Radetzky Marşı” beni çok etkiledi. Bize çok şey anlatan, anlatmasına izin verilmesi gereken bir roman. Romanın hikâyeden ibaret olduğu ama tarihten büyük olduğu istisnai anlardan biri.

Joseph Roth edebiyat tarihinin çileli yazarlarından. Şu malum “değeri öldükten sonra anlaşılan sanatçı” tarifinin en dramatik isimlerinden biri. Sefalet içinde, beş parasız öldü. Burada sözünü etmek istediğim romanındaki kişilere olduğu gibi kendisi de sanatı da yaşadığı devrin kurbanı olmuş bir adam. Kırk altı yıllık kısa ömrünün 1933 ile 1939 arasındaki son altı yılını Nazi zulmünün toplama kamplarına düşmeyen bir tutsağı olarak Avrupanın orasında burasında geçirdi, nihayet Paris’te öldü. Her Avrupalının ödediği bedeli, o devirde sadece insan olmanın bedelini o bir Yahudi ve bir yazar olarak misliyle ödedi.

AH MAHUR BESTE!

1932’de yayınlanan “Radetzky Marşı” Roth’un içinde doğup büyüdüğü Habsburg monarşisine acımasız bir ağıt gibidir, hem sevecen bir ton var romanda hem de sert bir horgörü. Değişen hayat şartları, kaybolan insanlar, unutulan alışkanlıklar, ihmal edilen adetler, yorgun yüzler, kaçışlar...

Romanı okumaya başlayınca, ayrıntıları değiştir, aynı bizim Osmanlı, dedim. Belki Tanpınar “Mahur Beste”yi böyle bir stratejiyle yazmayı denemeliydi diye de hayıflandım. Hanedanlar hiç olmazsa tek bir şeyi aynı şekilde yaşıyorlar: Düşüşü. Ama tabii biz Türküz, o devri anlatmaya başlayınca, mecburen, Tanzimat’tan girer İttihat Terakki’den çıkarız çünkü aklımızı, tarihi düşünme ve hatırlama ve hatırlatma refleksimizi böyle düzenlemişlerdir, bizi büyütenler. Bunu politikayla ve politik anlarla boğmadan, bireylerin kişisel tükeniş ve yaşayageldikleri hayatı, çevreyi, atmosferi, güvenlik duygusunu kaybediş süreci olarak anlatabilecek biriydi Tanpınar - “Mahur Beste”yi keşke bu tür büyük ölçekli bir değişim hikâyesi olarak tasarlayabilmiş olsaydı. Sonuç “Radetzky Marşı” ayarında bir roman olurdu da ondan öyle diyorum. “Mahur Beste”nin damağımda yarım kalmış tadı bu romanı okurken burada tamamlanıyormuş gibi bir his verdi bana tekrar tekrar.
Neyse. Türkiye ve tarih ve edebiyat başlı başına bir hüzün demek. Biz yine Avusturyalıların hüznüne dönelim. Başkasına üzülmek daha kolay. Kendi derdimizi başkası üstünden anlatmak da öyle.

İlerleyen yıllarında Roth’un monarşiye meylettiği söylenir. “Radetzky”de hissedilen sevecenlik, ihtimal, yazarın içinden geliyordu ve içinde kaldı. Sıkı kurallar, usul ve adap üzerine kurulu küçük ama derli toplu, sevgi dolu değilse de güvenli dünyalar. O düzen ve o güvenlik duygusu, hele de bizzat yaşanmış ve iyi hatırlanan bir döneme aitse nostalji insan ruhunun gidebileceği en doğal yer. İleriye, yeni hayatlara gidenler de var tabii ama özlenen bir dünya daha doğal bir tercih. Biz yaşı biraz daha ileri olanlar etrafımızda, önceki yüzyılın başlarında doğmuş büyüklerimizde biz de aynı duygunun hüküm sürdüğünü zaman zaman görmüşüzdür. Kastedilen, genellikle ahlaki güvene ait bir duygudur. Bu duyguyu ve çok daha zengin benzer duyguları “Radetzky Marşı”nda tüm inanılırlığı ve tüm insanca zavallılığı içinde bolca göreceğiz. Roman bir kaybediş romanı. Kaybeden, ruhun kendisi. Kaybedilen ise gündelik hayat ve gelecek duygusu. Hepimizin hayatı türlü duygusal destekler üzerine kurulu. Aile, arkadaş, sevgili, ilgi, tutku, vazife, iş, maaş, almayı umduğumuz ve vermekle yükümlü olduğumuz bir sürü şey... Bunların önce sevgiyle ilgili olanlarını birer birer altımızdan çekerlerse ne hale düşeriz? Nasıl devam ederiz? “Radetzky Marşı” bana uzun uzun bunu da düşündürdü, geleceği parlak sevimli Baron Carl Joseph’in hayatı içinde ilerledikçe. Yasak aşklar, içki, daha da yasak aşklar, daha çok içki, daha çok sevgisizlik, beklentileri karşılayacak kişisel becerilerden ve iradeden yoksunluk, etrafın artan ilgisizliği, sertleşen hoşgörüsüzlüğü, hızla azalan özsaygı, sertleşen dış dünya, yaklaşan savaş, yersizleşen, hedefini kaybeden sadakat, absürdlüğe dönüşen eski usuller arasında ne yapacağını bilemeyiş, hepsinin içinde sevmeyi öğrenememiş ve öğretmeyi de öğrenememiş olmanın sefaleti ve bütün bir yaşamın, hatta birkaç kuşağın yaşamının ironik biçimde o yaşama tadını da veren katı disiplin içine hapsedilip yok oluşa terkedilmiş olması.



ARKA KAPAK

“Radetzky Marşı” beni çok etkiledi. Bize çok şey anlatan, anlatmasına izin verilmesi gereken bir roman. Romanın hikâyeden ibaret olduğu ama tarihten büyük olduğu istisnai anlardan biri.
Bunu söyledikten sonra şunu da eklemek isterim. Kendi adıma, yani bir yazar, kendi edebiyat estetiğine sahip bir edebiyat adamı olarak bu romanın o çok kolaycı, o çok 1970 model tarifle bir “dönem romanı” olduğunu, bize toplumu vs. anlattığını, hele faşizmin yükselişine dair kehanet niteliği taşıdığını lütfen düşünmeyiniz.
Bunu söyleme ihtiyacı duyuyorum çünkü roman hakkında sağda solda, hatta belki arka kapak yazısında verilecek tüm hızlı bilgiler Roth’a haksızlık olacaktır. Roth burada bireyleri anlatıyor. Doyasıya ve ölesiye yaşayanları ve kaybedenleri.

Son bir şey daha. Romanın en ilgi çekici bulduğum notu -çünkü bana maksatlı bir notmuş gibi geldi- imparatorun hayatını kurtararak asalet ünvanı alan Trotta’nın yıllar sonra yaptığı kahramanlığı okul kitaplarında çocukları gaza getirsin diye (hep aynı tarih şişirme taktikleri!) farklı bir şekilde ve yanlış anlatılmış görünce kapıldığı öfke ve tarihi yanlışı düzeltmek için gösterdiği inanılmaz, komik çaba.

Adamcağız, kendi hakkı da teslim edilmiş, adı anılmış, onurlandırılmış olduğu halde, yanlış düzeltilmeli, hikâye doğru anlatılmalı diye ta İmparator’a kadar çıkıyor, koskoca İmparator “ya Trotta idare et anam be, tarih bu, çocuklara böyle anlatılır,” dese de Trotta ikna olmuyor, monarşiye -ve tarihe -ve hayata küsüp köşesine çekiliyor. Hikâyeyi okuyunca Trotta’nın tepkisini ve takıntısını biraz hor görüyoruz ama hayatta böyle insanlar olduğuna inanmak zorundayız. Çünkü hayatta böyle insanlar olmak zorunda. Tarih düzeltilmek zorunda. Herkes kendi kişisel tarihinden sorumlu olmalı. Hiç olmazsa kendi kişisel tarihinden. İster hayata ve gerçeğe olan saygısından, isterse sadece kendisine olan saygısından, isterse de sadece işgüzarlıktan. Trotta gibi huysuz bireylere hayran olmamak elde değil.

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Mayıs 2017 Yıl : 13
Sayı : 159