VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Hayat futbola fena halde benzer
Gazetevatan Anasayfa
14.07.2014
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hayat futbola fena halde benzer

Hayat futbola fena halde benzer

Paul Watson’un kaleme aldığı “Ayağa Oyna Pohnpei” adlı kitap; Paul Watson ve Matt Conrad’ın bir aşka nasıl düştüklerini, zamanla amaçlarının nasıl evirildiğini, yüreklerini koydukları hedefe ulaşmak için çabalarken çamura batışlarını, güneşte yanışlarını, sıçan gibi ıslanışlarını anlatıyor.



Ayağa Oyna Pohnpei” bir tutku kitabı, kafaya koyulan bir ideali tüm imkânsızlıklara rağmen gerçekleştirmenin gerçek hikâyesi... Andorra-Rusya karşılaşmasını televizyonda izleyen futbola tutku derecesinde bağlı iki kafadarın zihninde “Dünyanın en kötü ulusal takımını” bulup o takımda forma giyme fikri beliriverir. İnternette yaptıkları araştırmalar sonucunda bu takımını Mikronezya Federal Devletleri’ne bağlı, yaklaşık 34.000 kişinin yaşadığı Pohnpei olduğuna karar verirler. Ancak bu ülkenin vatandaşı olmak için gereken şartlar onların bu yolda uğradıkları ilk hayal kırıklığı olacaktır. Yılmayan ikili bir ülke ulusal takımında oynamak için vatandaş olma zorunluluğu olmasına rağmen antrenörlük için böyle bir zorunluluğun olmadığını hatırlayarak hedeflerinde küçük bir değişikliğe giderler. İkilinin Pohnpei Futbol Federasyonu’na (!) gönderdikleri e-postaya gelen yanıt daha önce adını bile duymadıkları bu Pasifik adasına doğru döşenmiş yolun ilk metreleri olurken, maddi birikimlerinin amaçlarını gerçekleştirmek için devede kulak olduğunu fark ederler. Watson ve Conrad formalar, kramponlar, futbol topları için İngiltere’nin dört bir yanında bulunan kulüpleri e-posta yağmuruna tutarken gelen yanıtların çoğu pek de iç açıcı olmaz. Yine de bu oyunun kendisine inanan birkaç kulüp küçük de olsa malzeme yardımında bulunmayı kabul ederler.
Ve yolculuk başlar...


Bizim batılı biraderler bu küçük ada ülkesinde nelerle karşılaşacaklar? Gittikleri yerde kabul görecekler mi? futbolun yok olmaya yüz tuttuğu topraklarda bu spora yeniden hayat verebilecekler mi, yoksa vazgeçip tası tarağı toplayarak ülkelerine mi dönecekler? Hep birlikte göreceğiz...


“Ayağa Oyna Pohnpei” bir futbol kitabı...
Ülkesinin büyük olarak adlandırılan takımları yerine şehrinin mütevazı takımına gönül vermeyi tercih edenlerin kitabı. Alınan farklı mağlubiyetlerin üzüntüsünü sevgisinin önüne asla geçirmeyenlerin kitabı. Kulüp mağazalarında satılanlar yerine annesinin ördüğü takımının rengindeki atkıyı, bereyi yeğleyenlerin kitabı. Takımları maç kazansın diye totem yaparken prostat olmayı göze alanların kitabı. Taşlardan kale yapıp saatlerce futbol oynayan, kanayan dizlerine aldırmadan maça devam eden çocukların kitabı. Duhuliye tribününden maç izleyenlerin, “Adamın gol diyor” diyenlerin kitabı, Halı sahaların değil, boş arsaların kitabı, skorun değil, oyunun kitabı...
“Ayağa Oyna Pohnpei” sadece bir futbol kitabı değil...


Hayal edebilenlerin kitabı, o hayalin peşinden koşabilenlerin, en siyah anlarda umuda dair bir şeyler görebilenlerin kitabı. Başarmayı değil denemeyi kutsayanların, varılan yerden ziyade yolculuğun kendisini sevenlerin kitabı... “Ayağa Oyna Pohnpei” içten, eğlenceli, cesaret verici ama hepsinden önemlisi gerçek. Ben okurken çok keyif aldım, umarım aynı keyfi siz de duyarsınız...

(*) “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminden bir replik.


Kitaptan...

Futbol 1990’larda bir yerde değişti. BSkyB kanalı 1992’den sonra futbola büyük para soktu; Amerikalı girişimciler, petrol zengini Araplar ve Rus oligarklar kulüpleri satın alıp büyük paraların ödendiği yıldızları birbiri ardına kadroya katarak bu trendi hızlandırdı. Televizyon hakları ve ticarileşme, asırlık geleneği dümdüz etti. Bilet fiyatları tavan yaptı; ortalama taraftar, ancak Sky kanalı maçı yayınlamaya değer görürse takımını televizyondan seyredebilirken, tribünleri kombine biletleri kapışan yeni zenginler doldurdu. Futbolcular artık birer çalışan değil, maldı. Bu yüzden de süper atletler olmak zorundaydılar.
Takım kaptanının maça hazırlanmak için soyunma odasında arkadaşlarına viski uzattığı günler geride kalmıştı. Bu manzaraların Bovril ve Zenith Data Systems Trophy gibi ne idüğü belirsiz kupalarla birlikte eski günlerde kalması belki iyi bir şeydir, ama sahadakiler ile tribünlerdekiler arasındaki bağ hızla kopmuştu. Artık duygulara ve başarılı semt çocuklarına yer yoktu. Aşık olduğum sporun gözlerimin önünde olup biten değişimini doğal olarak kaçırmamıştım, ama bırakın İngiltere milli takımını, Bristol City’de dahi oynama düşümü asla gerçekleştiremeyeceğimi anlamam şaşırtıcı derecede uzun sürdü.
İngiltere Hırvatistan maçına kadar gençlik düşlerimden ne kadar uzağa düştüğümü henüz tam idrak edememiştim. Nafakamı futbol hakkında yazılar yazarak kazanıyor, hafta sonlarını bir Londra amatör takımında oynayarak geçiriyordum (sahadaki performansım “oynamasa da olur” ile “fena değil” arasında gidip geliyordu). Her ne kadar kendime belirlediğim hayat tarzı futbol aşkımı günlük olarak epey tatmin etmeme izin yerse de, hezeyanlı futbol fantezilerimden vazgeçmeye hazır değildim. Düşlerimden vazgeçmek zorunda kalınca kendimi gerçekten çok kötü hissettim. (Sayfa: 17-18)


Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163