VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Japonların “Oiran” dedikleri hayat kadınları gibidir Paris
Gazetevatan Anasayfa
06.11.2015
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Japonların “Oiran” dedikleri hayat kadınları gibidir Paris

Japonların “Oiran” dedikleri hayat kadınları gibidir Paris

Rehber kitaplarda yazmayan bir Paris anlatıyor Cüneyt Ayral Benim Parisimde. Tılsımların içindeki bencillik olarak yorumluyor bunu ve şöyle diyor: Artık tarih olan Oira'lar çok şık giyinirler, çok güzel olurlar ve sevişecekleri adamı kendileri seçerlermiş, çoğunlukla seçmiş oldukları bu çok zengin adamlardan birisinin sonunda metresi olurlarmış, bence Paris tipik bir Oiran’dır.

Yazar, gazeteci, şair Cüneyt Ayral’ın yolu Paris’le nasıl ve ne zaman kesişti?

Bundan 43 yıl önce Paris’e TRT muhabiri olarak geldim. “Türkiye’nin Sesi Radyosu” için yurdu dışında çalışan işçilerle söyleşiler yapmak üzere. Bu ilk gelişimde Paris’i hiç sevmemiş, hatta ürkmüştüm. İkinci kez geldiğimde artık ablam Türk Büyükelçiliği’nde çalışıyordu ve daha güvende hissetmiştim kendimi. Ardından 1979’da İngiltere’ye gittim, 1980’de de tekrar ablamın yanına Paris’e geldim. Gökşin Sipahioğlu, Abidin ve Güzin Dino o sırada tanıdığım insanlar oldular.

Paris’e yerleşmeye nasıl karar verdiniz?

1986 yılında Türkiye’de sürdürdüğüm iç giyim işimi yapmış olduğum bir hata yüzünden kaybedince yurt dışına çıkmam gerekti, çünkü kalsaydım yaşam hem benim için, hem de ailem için çok zorlaşacaktı. O zaman rahmetli gazeteci dostum Nezih Demirkent beni çağırdı ve Türkiye’den hemen gitmem gerektiğini, çocuklarım Fransız okuluna gittikleri için Fransa’yı seçmemin daha doğru olacağını söyledi ve beni Güney Fransa’daki Nice şehrine Dünya Gazetesi adına gönderdi. Sekiz yıl Nice’de yaşadık. Büyük kızım Roxane liseyi bitirip Paris’e yerleşmek istiyordu, ben de o zamanki eşimden ayrılıyordum, yirmi üç yıl süren evliliğimizi dostça bitirme kararı almıştık. Çünkü ikimizin de ilgi alanları çok farklılaşmıştı ve o artık Türkiye’ye dönmek istiyordu. Oğlum Sinan 5 yaşında gelmişti Fransa’ya, Türkçesi bile dönmeye yeterli değildi ve okuyordu, ben de çocukları alıp Paris’e gelme kararı aldım.

2004 yılında iki çocukla Paris’e yerleştik, önce Rue des Saints Pères’de Halil Bezmen’in konuğu olduk, sonra 48 Rue de Turbigo’da, o çok sevdiğim evimize yerleştik. Kararı vermek zor olmamıştı çünkü çocukların Nice’de büyümelerini zaten istemiyordum, onlar İstanbul’dan gelme oldukları için bir metropolle halleşmeleri gerekiyor diye düşünüyordum. İyi de oldu.





Kitaba da adını veren “Benim Paris’im” cümlesini ne zaman kullanmaya başladınız? Ne zaman “Yalnızların şehrine” teslim olmaya karar verdiniz, ya da teslim oldunuz mu?

“Benim Paris’im” cümlesi bana ait değildir. Oğlak Yayınları’nın sahibi Senay Haznedaroğlu kitabı okuduğunda “Bu senin Paris’in, adının ‘Benim Paris’im olması daha doğru olur” demişti. Ben her zaman editörümün sözünü dinlerim, peki öyle olsun dedim. Kitaba benim koyduğum ad “Paris Sokakları” idi.
Paris’e teslim oldum mu? Öyle sanıyorum ki beni tam anlamıyla teslim alabilecek bir şehir yok. Çünkü uzun yıllarımı geçirdiğim Hong Kong’u her zaman çok özlerim ve fırsat buldukça giderim. İtalya’nın Bologna şehrinde yemek yemeyi çok severim, orada takıntılı olduğum bir lokanta, bir şarküteri, bir de kafe var, hayatımdan çıkartmayı düşünmediğim yerler bunlar. Milano’da sevdiğim sokaklar, lokantalar ve elbette dostlarım var. Brera sokağına sık sık gitmeyi isterim, gidemeyince özlerim. Roma’ya yolum çok az düştü, ama Roma benim sevdiğim güzel şehirlerdendir, gezmeyi de, oradaki kafeleri de, lokantaları da severim.

Barselona’yı evim gibi hissederim, o şehirle çok uzun bir dostluğumuz var, hiç gidip yaşamadım ama yıllarca gidip geldim, köşe bucak tanıdığım bildiğim şehirlerdendir. New York’u ve Londra’yı özlemiyorum, bitirdiğimi düşündüğüm şehirler bunlar ama Buenos Aires’e gitmeyi ve orayı tanımayı çok istiyorum, bir türlü becerip gidemedim. Bir de tabii Prag var, içimde gizli bir kırgınlık olarak sakladığım, gidemediğim bir şehir orası. Yani şehirler, onları gezmek tanımak benim sevdiğim bir çaba, her şehirde bir tılsım bulabildiğimi söyleyebilirim. O nedenle hiç bir yerin beni teslim alabileceğini düşünüyorum açıkçası.

Bu şehir sizin için ne ifade ediyor, onu nasıl tanımlıyorsunuz?

Kitapta da anlatmayı denediğim gibi Paris fahişe ruhlu bir şehirdir. Japonların “Oiran” dedikleri bir fahişeleri vardır, artık tarih olan bu kadınlar çok şık giyinirler, çok güzel olurlar ve sevişecekleri adamı kendileri seçerlermiş, çoğunlukla seçmiş oldukları bu çok zengin adamlardan birisinin sonunda metresi olurlarmış, bence Paris tipik bir Oiran’dır. Bu yüzden Japon fotograf sanatçısı Tetsuro Highashi’den rica ettim, bana bir Oiran serisi çekiyor şimdi, o seriyi Paris’te sergilemek ve şehri bir de böyle anlatmak istiyorum.

Paris’i şehircilik anlamında nasıl buluyorsunuz?

Mimarlık, şehircilik vb konular benim ilgi alanımın dışında. Yaşım kemâle erdiği için, şehri sarıp sarmalayan bisiklet ağını kullanamıyor olmaktan rahatsızım, kullanmayı çok isterdim. Metro hayatı çok rahatlatıyorsa da çiş kokuyor olması, beni oradan uzak tutuyor, otobüsler rahat ve her yere ulaşılıyor. Ayrıca şehir öyle çok büyük bir şehir olmadığı için rahatlıkla yürünebiliyor. Binaları seviyorum, eskinin korunuyor olmasını da. Örneğin 48 Rue de Turbigo sokağında 4 yıl oturduğum evimiz eski bir binaydı, ama içi tamamen yeni yapılmıştı, bu tür uygulamalar elbette hoşuma gidiyor.

Kitabınızda bahsettiğiniz gibi Paris’te pek çok Türk sanatçısının ayak izine rastlamak mümkün. Peki genç sanatçılarımızdan da bu ayak izlerine yenilerini ekleyenler var mı?

Varmış! Doğrusunu isterseniz Paris’teki yaşantımda pek sosyal değilim, o yüzden de genç sanatçılar kimlerdir, nerelerdirler bunu pek bilmiyorum. Bildiğim rahmetli şair dostum Salih Ecer’in kız kardeşi Sedef Ecer’in burada başarılı bir tiyatrocu olduğu, onunla da istememe rağmen tanışamadık, çok çalışıyor, zamanı olmuyor.
Birkaç genç ressamın adını verdiler ama henüz arayamadım. Şair Devrim Bağman burada yaşıyor, onunla zaman zaman görüşebiliyoruz. Genç değiller ama Nedim Gürsel burada yaşıyor ve sık sık görüşebiliyoruz, Selçuk Demirel burada yaşıyor ama tanışamadık henüz, birkaç önemli ressam var burada yaşamakta olan, Komet eskiden daha uzun kalırdı, şimdi İstanbul’u yeğliyor.


Cüneyt Ayral'la Paris'te konuştuk...

Cüneyt Ayral'la Paris'te konuştuk...



Rehber kitaplarda okuyamayacağımız bir Paris sizin Paris’iniz. Sürprizleri, zıtlıkları içinde barındıran, çirkini gizlemeye çalışmayan bir yapıda. Bu zıtlıkların uçlarında neler var sizin için?

Ben bu kitabı yazarken, sanki birisiyle karşılıklı oturmuşuz ve sohbet ediyormuşuz gibi düşündüm, yani anlatmayı çok severim, kitapta da anlattım. Anlatırken temel söylemek istediğim şey sokaklar değil, sokaklardaki yapayalnızlıktı, bu şehirlerin tılsımlarının içinde gizli olan bencilliklerini anlatmak istemiştim, o nedenle pırıltılı bir kitap yazmayı hiç düşünmedim. Herkes, özellikle İstanbul’da gelenler, Paris’te eski binaların nasıl da güzel korunduğunu anlatır, ama ben size korunamayan, floresanlı ışıklarla tabelalar asılmış pek çok eski binayı, şehrin iki yakasındaki çirkin yapılaşmayı, Seine Nehri’nin kirlenmesini falan da gösterebilirim.
Sokaklarda artan dilenciler, yankesiciliğin büyük şehirler ortalamasını geçmesi gibi konular da var. Laf çok yani...

Paris zıtlıkların değilse de şaşkınlıkların şehridir diyebiliriz, bu yönü ile İstanbul’la çok benzeşir. Biliyorsunuz İstanbul’da yapılan son arkeolojik kazılarda şehrin geçmişinin 8000 yıl olduğu anlaşıldı. Asıl adı Lutes olan Paris’te şimdi Roma geçmişi aranmaya başladı, inanılır gibi değil ama 6. yüzyılda yapılmış ünlü St. Germain Bazilikası’nın bahçesini kazıyorlar ve Roma kalıntılarını buluyorlar. Bunun dışında sürekli devinen bir şehirdir Paris, her dakika bir yerinde bir şeyler olup biter ve sizi şaşkına çeviriverir. Bir okurum yazmış geçenlerde, Paris’e sık sık gelip giden birisiymiş ve şehrin içinde bir üzüm bağı olduğunu bilmezmiş, sanırım o bağdan özel şarap üretildiğini de bilmiyordur.


Cüneyt Ayral kızı ile...

DİLARİ KUTAY

Paris’in sürprizi hiç bitmez
Bir başkasının Paris’ini fotoğraflamak sizin için nasıl bir deneyimdi?


Başkasının Paris’inden çok paylaşılmışlıkları fotoğrafladığıma inanıyorum. Zira henüz kitap ortada yokken “o” Paris’i sokak sokak birlikte gezdik, birçok anı biriktirdik Cüneyt ile.
Sizin Paris’iniz ile yazarın Paris’i arasında temel benzerlikler ve farklılıklar nelerdir.
Eğer bir fark varsa sanırım bu bazı yerlere ve bir takım şeylere bakış açımızın farklılığındandır. Mesela bir pasajdaki dükkânı ya sevme nedenlerimiz farklı olabilir ya da görünmeyen bilinmeyen güzelliklerin keşfinde bize neler düşündürdüğü. “Paris, sokaklarında kaybolarak gezilir!” inancı bence bütün benzerliklerimizin ispatıdır. Ne kadar çok gelmiş olursanız olun, ne kadar zamandır Paris’te yaşamış olursanız olun hiçbir zaman sürprizsiz bırakmaz Paris insanı. Bu Paris’in benim için en büyük gizemi.




Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163