VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Joyce’den daha Joyce bir İrlandalı
Gazetevatan Anasayfa
15.02.2012
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Joyce’den daha Joyce bir İrlandalı

Joyce’den daha Joyce bir İrlandalı

Yetmişli yıllarda büyümüş biri olarak kütüphane fakirliğinin ne berbat olduğunu iyi bilirim

lkgençlik yıllarımdan beri hep mutsuz bir okur olmuşumdur. O yıllarımda üstüme yapıştırdığım yalnızlık duygusu da esasen hayat içinde bir birey olarak yaşarken, öğrencilik, evlatlık, Fenerlilik, arkadaşlık, vatandaşlık vs. vazifelerimi yerine getirirken keşfettiğim ya da içine düştüğüm ve içinden çıkamadığım bir hâl olmaktan çok bir okur olarak yaşadığım mutsuzluktan gelir, diye düşünmüşümdür ileriki yıllarımda. Kimseyle paylaşamadığım şey hayata dair duygular, umutlar ya da bunların yokluğu ya da nihayet karşılıksız kalışı değildi. Kimseyle paylaşamadığım şey okuduğum ve sevdiğim romanlardı. Hangi romanı, yazarı istisnai şekilde çok sevdiysem, o sevgi kimseye izah edilemeden içimde hapis kalmıştır. İlki, hiç unutmuyorum, Dos Passos’du. İkincisi, D’Annunzio. O zamanlar bunları ne yaptıysam hiçbir yakınıma okutamadıydım. Ben mi itici bir adamdım, millete “bunun fazla sevdiği şeyden hayır gelmez” dedirtiyordum, yoksa onlarda mı bir ikna edilemezlik, bir kalın kafalılık vardı, yoksa hepsi sadece raslantı mıydı, bilmiyorum. Ama tarafımdan sevilmek bu yazarlara yaramadı. Orası kesin. Bana, ileride yazar olacak ve sessizliği içime sindirecek olmayı saymazsak, bilmiyorum, belki de yaramıştır. Ama o, birlikte sevilen bir roman hakkında biriyle ateşli ateşli konuşmak duygusu bana kısmet olmamıştır. Bugün hâlâ, masa başı muhabbeti yaparken, bakıyorum en yakın arkadaşlarım ballandıra ballandıra Murakami’nin son romanını anlatıyorlar, ben yine kös kös önüme bakıyorum, bitse de gitsek diye bekliyorum.
Geçecek, inşallah. Bir gün herkes benim sevdiğim romanları sevecek.
Ama bitmedi.
ŞAŞIRTICI VE EĞLENCELİ
Acılı keşiflerim üniversite yıllarımda da aynı amansızlıkla devam etti. O yıllarda, herhalde yirmi, yirmi iki yaşında filanken, kendime yeni bir kurban buldum: “At Swim-Two-Birds” diye bir romanı ve yazarını, Flann O’Brien’ı çok sevdim. “At Swim-Two-Birds”, (duyurusu yapılmış, şu sıra Türkçeye çevriliyor, adı ne olur bilmiyorum ama yakında yayınlanacak, o yüzden sözünü etmekte sakınca yok) o zamana kadar modernizmin kurallı özgürlüğüne çokça alışmış bendeniz için önce şaşırtıcı, sonra alabildiğine eğlenceli bir tecrübe olmuştu. Ben Beckett’ı avangard sanırken ondan çok daha önce, 1939’da yazılmış bir romanda adı pek bilinmeyen bir yazarın anlatı formlarını altüst ettiğini, mizahı, parodiyi, zaman ve mekan tanımazlığı anlatı araçları olarak kullandığını ve gayet neşeli bir sonuç elde ettiğini görüyordum. Yanlış anlaşılmasın, bunlar seksenli yıllarda keşfedilmesi büyük sürpriz olan şeyler değil. Sürpriz olan, bunların, yetmişlerden itibaren postmodern araçlar/ yöntemler diye bolca, insafsızca kullanılacağı ve bazen kötü kullanılacağı romanlardan otuz sene önce ortaya çıkmış olmasıydı. Ve dahası, öncü olarak baş tacı edilecek yerde, kimse tarafından bilinmiyor, bilinenlerce de fazlaca önemsenmiyor olmasıydı.
Bazı romancı, demek ki, tarafımdan çok sevilmekten daha büyük şanssızlıklarla karşı karşıya kalıyor. O’Brien böyle bir romancı. Bugün usulen en büyük İrlandalılar’dan biri olduğu söyleniyor ama adamcağız romancılıktan çok gazetecilik yapmak zorunda kalarak 1966’da dünyadan alacaklı bir yazar olarak göçtü gitti. Kırklı, ellili yıllar boyunca, savaş filan derken, Joyce’a ihtiyacı olmayan bir dünyanın muhtemelen yeni bir Joyce’a da ihtiyacı yoktu. Ya da Joyce’dan da Joycecu bir yeni İrlandalıya.
Hayat!
O’Brien’ın bugün bizi ilgilendiren iki romanı daha var: “Üçüncü Polis” ve “Dalkey Arşivi”. İkisi de çevrildi ve raflarımızdaki yerini aldı. Bu önemli. Çünkü O’Brien’ın bu romanlarının çevrilmesi çeviri edebiyatımızdaki bir büyük eksiği daha doldurdu. Bunun öncelikle çevirmen açısından ne büyük bir fedakarlık olduğunu tahmin edebiliyorum. Büyük bir hizmet. Biz okurlar bu romanları belki okuyup seveceğiz, belki benim gibi çok seveceğiz, belki bana göre değil, biraz ağır, ya da baydı deyip bırakacağız. Ama her durumda artık merak ettiğimiz zaman elimizin altında hazır O’Brien ciltleri olacak. Ben yetmişli yıllarda büyümüş biri olarak kütüphane fakirliğinin ne berbat bir durum olduğunu iyi bilirim: Ansiklopedilerde, filmlerde adına rastladığım, merak ettiğim bir yazarı Türkçeye çevrilmemiş olduğu için okuyamamanın nasıl kötü bir duygu olduğunu, insana kendini nasıl üçüncü dünya vatandaşı hissettirdiğini hâlâ hatırlarım. Şimdi o yazarlardan biri, üstelik şaka yapmayı ve geçmişle ve yoksulluğun türleriyle alay etmeyi en iyi bilenlerden biri, bizi biraz daha zenginleştirmek için önümüze konuyor. Bu, mesela, ne demek, biliyor musunuz? Calvino’dan önce kim Calvino’ydu sorusunu sorarsak cevabı elimizin altında bulabiliyor olmak demek. Az şey mi?
Gülden Hatipoğlu’na ve Everest Yayınları’na binlerce teşekkür.

kitaptan...

emur Pluck hiç de bisiklete benzemiyordu,” dedi Mick. “Arka tekerleği yoktu, sağ başparmağında da zil takılı değildi.”
Çavuş acırcasına baktı Mick’e.
“Boynundan gidonlar çıkacak değil herhalde, ama bundan daha garip şeyler yapmaya yeltendiğini görmüşlüğüm var. Bu civardaki bisikletlerin tuhaf davranışları ya da bisikletten çok insana benzeyen bisikletler hiç dikkatini çekti mi?”
“Çekmedi.”
Bu yöreye özgü bir facia. Bir adam sınırı iyice aşmışsa, göreceğin fazla birşey yok demektir çünkü vaktinin çoğunu bir dirseğiyle duvara yaslanarak veya bir ayağını yola dayayıp ayakta durarak geçirir. Böyle bir adam oldukça büyüleyici ve güç bir fenomendir; çok da tehlikelidir.”
“Diğer insanlar için mi tehlikeli demek istiyorsunuz?”
“Hem kendisi hem diğer herkes için tehlikeli. Bir zamanlar Doyle adında bir adam tanırdım. Yüzde otuz biri bisikletti.”
“Çok da vahim değilmiş.”
***
“Adam öldürmek değil mi bu?” O zamanki çavuşa göre öyle değildi işte. Çok pis bir cinayet ve aynı derecede çok fena bir suç işlendiğini kabul ediyordu elbette. Uzunca bir süre ne MacDadd’i ele geçirebildik ne de kişiliğinin çoğunun nerede olduğundan emin olabildik. Kendisiyle birlikte bisikletini de tutuklamaya mecburduk. MacDadd’in büyük bir kısmının nerede olduğunu veya bisikletin de çoğunun aynı şekilde MacDadd’in bedeninde olup olmadığını anlayabilmek için ikisini de bir hafta boyunca gizlice gözledik, anlarsın ya.”
“Anlıyorum galiba, ama bir komplo kurulmuş da olabilir kanımca.” “Belki öyle, belki de değil. Çavuş bir hafta sonunda hükmü verdi. İçinde bulunduğu durum oldukça acı vericiydi, çünkü iş saatleri dışında MacDadd’le yakın dosttular. Bisikleti mahkum etti ve böylece idam edilen bisiklet oldu.”

Paylaş
YORUMLAR

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157