VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Kayıp cennetlerimiz yok, kimse aramasın
Gazetevatan Anasayfa
16.12.2010
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kayıp cennetlerimiz yok, kimse aramasın

Kayıp cennetlerimiz yok, kimse aramasın

Fransa""da altı kitabı yayımlanan Şeyhmus Dağtekin Türkçede!

Kendisiyle Yazarlar Parlamentosu kapsamında düzenlenen “Edebiyat ve Coğrafyalar” isimli oturum sonrasında tanışma imkânı buldum. Adıyamanlı bir Kürt’tü. Önce Türkçeyi, sonra İngilizceyi öğrenmişti. 1986’dan beri Fransa’da yaşıyordu, altı kitabı vardı ve Fransızca yazıyordu.

Bana bildik konulardan bahsetmedi; “dilim yasaklandı”, “kelimelerim ayıklandı o yüzden elimizde kuru bir dille kaldık” demedi. Geldiği yeri önemsiyordu gideceği yerden ötürü... Adımlamakta olduğu yolun belirsizliğine inanıyordu köyün küçüklüğünden ötürü...
Kendisiyle uzundur gelmediği Türkiye’de ülke sınırlarından değil coğrafyalardan konuştuk. Dillerin ayırıcılığından değil birleştiriciliğinden. Kayıp cennet özlemlerinin, arayışlarının bir anda cehennemlerimiz olabileceğinden... İnsanlığın ortak bir gelecek inşaasından, Homeros’tan Joyce’a kadar uzanan insanlığın o büyük soluğundan...

Bir cesaret diyerek, şunları da yazmak istiyorum: Şeyhmus Dağtekin’in “Varlığın Öteki Yüzü” romanı (romanın ismine çok muhalefet ettim, bana göre “Gecenin Doğduğu Yerde” olmalıydı) bu topraklardan çıkmış bir yazardan uzundur okumak istediğim şiirsellik içeriyor. Müziği, kokusu ama en önemlisi ışığı olan bir roman bu!

Şeyhmus, Türkiye okuru seni “Varlığın Öteki Yüzü” ile tanıyacak. Oysa bu senin Fransızca yayımlanan altıncı kitabın. Seni neden şimdi tanıyoruz ve tabii kimsin?

Adıyaman’ın Harun köyünde doğdum ve orada 10 yaşına kadar yazı öncesi bir dünyada yaşadım. Sonra Adıyaman’da orta öğretim, Ankara’da basın yayın okudum. Okulu bitirdikten sonra Fransa’da çalışan ağabeyim “Gel burada oku” dedi ve ben de Fransa’ya (1986) gittim. Fransızca öğrendim, sinema öğrenimi gördüm, oraya yerleştim ve 24 yıldır orada yaşıyorum. En son 1992 yılında Türkiye’ye gelmiştim.

Yani 18 yıl sonra ilk kez Türkiye’desin. Bu nasıl bir duygu?

Şöyle düşünüyorum: İnsan doğduğu coğrafyaya mahkum değildir. Belli bir yerden çıkar, herkesin bir kaynağı vardır fakat çıktığı yerin bekçisi değildir. Mesela ben yayla çorbasının, çiğköftenin bekçisi değilim. Bunları yemiş ve sevmiş olabilirim fakat dünya bundan ibaret değil. Bir de çıkıp dışarıya bakalım. Köyden çıkıştan bu yana kadar bir felsefem var: Bir yerden geldim, bir yerlere gidiyorum ve nereye gideceğim belli değil. Hayat üzerindeki etkim varsa bu gideceğim yöne, belli bir ivme ve belli bir değer kazandırmaktır.

Türkiye iç ve dış göçü çok olan bir ülke. Bu sadece müziğe, mimariye değil edebiyata da yansıdı. Mesela müzikteki “hadi gelin köyümüze geri” dönelim teması, anayurt, anadil, çocukluk temaları ile karşımıza çıkar. Hep yitirilen ve geri dönülmek, tekrar kavuşulmak istenen bir “şey.” Sizde ise bu yok... Bu Fransa’da yaşamandan mı kaynaklanıyor?

O tatlar kitapta arada bir görünür. Çocukluk dönemime az önce “kitap öncesi dünya” demiştim. Tasavvuf ahlakında bir şey vardır. Biri bir seyahate çıkmaya karar verdiğinde belli başlı insanları ziyaret edip onlardan icazet, hayır duası alır ve öyle gider. Ben de bu kitabı yazarken edebiyat dünyasından hayır duası verebilecek kişilere uğradım; Homeros’a, Dante’ye, Cervantes’e, Borges’e... Ve bir liste yaptım. Bu, İlyada’da anlatılan şeylerle bizim köyde geçenlerin bir listesiydi. Ortak ritüellerin... İnsan dikkatli olursa parçada bütünü görebilir. Her insanın kendisi bir alemdir. Tasavvufta derler ki, İbrahim kendi başına bir millettir. Yazarken de okuru buna davet etmeye çalışıyorum. Yani “Birbirimizin peşinden nasıl gideriz” yerine “Ben kendimi nasıl tanımlarım” sorusuna yöneltmek istiyorum. Nereden çıktın ve nereye gidiyorsun?

Bu kitap senin kendini tanımlama hikâyen mi? Nitekim kitap “Küçüktüm. Köyüm de küçüktü” diye başlıyor.

Bu Fransa’da çıkan 6. kitabım. Hani insan bir yolda yürürken dönüp arkasına bakar ya, işte bu kitap da benim arkama bakışım. Ama bu benim hayat hikâyemden ziyade, kitap öncesi dünyaya ait bir roman.

Bu yüzden mi romanda doğa, doğanın dili önemli bir yer tutuyor?

Bence amaç; en küçükten en büyüğe, karıncadan güneşe kadar her şeye aşk nazarıyla bakabilmek, sevebilmek ve yazmaktır. Biz gerçekten karıncadan başlayarak güneşe kadar ikisinin arasındaki her şeye böyle bir rahmet nazarıyla, aşk bakışıyla bakmazsak işimiz fenadır.

Peki ya aşk?

Sartre “Başkası cehennemimizdir” der. Ben başkasının “cennetimiz olabileceği” kanısıyla yaşamaya çalışıyorum. Herkesin bir Simone de Beauvoir’i vardır ve onu bulabiliriz. Aşkınlığı tapınaklardan çıkarmaya çalışıyorum. Paylaşılabilecek bir aşkınlık istiyorum. Onun için tanrı, yaradan kelimeleri kitapta küçük harflerle yazılı. Bir şiirimde “Herkes göğü kendi hizasından delmeli” diye geçer. O yüzden yazarken ben aynı zamanda taşım, aynı zamanda yılanım, aynı zamanda kaplumbağayım. Yazarken bizim mineral belleğimiz vardır ve ben o mineral belleğe ulaşmaya çalışarak yazarım.

Bu belleği besleyen nedir? Paris’te yaşıyorsun. Anadilin Kürtçe, sonra Türkçe öğreniyorsun, yabancı dilin İngilizce ve kitaplarını Fransızca yazıyorsun. Belleğinin dili hangisi?

Bir noktadan çıktım, nereye kadar gideceğim belli değil. Buna Fransızcada “olmakta olmak” deriz. Türkçede tamamlanmakta olan anlamındadır bu. Biz bir bütünlüğüz ama değişen bir bütünlük. Şimdi kendi coğrafyamızın, dilimizin, kültürümüzün, çorbamızın esiri, bekçisi değiliz. Mevlana diyor ya: “Sol ayağım üzerinde durur, sağ ayağımla alemleri dolaşırım.” Benimki de öyle!

Senin bir yolculuk olarak tanımladığın bu süreci başkaları travmalar zinciri olarak yorumlayabilir. Seni farklı kılan ne?

“Kayıp cennet yoktur, kimse kayıp cennetini aramasın” demem. Bir cennet varsa o da birlikte inşa edeceğimiz geleceğimizdir. Ama bugüne ışık tutabilecek, yaşayan her şeye karşı sorumluluk demesek de bir sevgi bakışı taşımalıyız. Çünkü ben keçiye bakarken keçiden bana bir şeye geçiyordur. Fakat bu geçen nedir? Mesela şu an, bu anı paylaşıyoruz, bunu bir anlamı, değeri olmalı. Biz birbirimize bu dikkati, itinayı borçluyuz, varlığa bir şeyler borçluyuz. Yazmak ve yaşamak. Her şeye karşı adil olmak, dürüst olmak.

Ya Kürtçe... O yitirilen bir cennet mi?

Hiç kimse kendisinde dilime, benim, coğrafyama, şuyuma-buyuma karışacak gücü, cüreti bulmamalı... Hangi general, hangi başbakan, hangi cumhurbaşkanı! Kim, ne hakla benim dilime karışır. Senin kayıp cennetin benim kayıp cennetim de değildir. Ama biz bu baktığımız noktalardan bir yere gidebiliriz ve önemli olan da bu. Ortak gelecek inşasına odaklanabilirsek o zaman geldiğimiz yerler önemsizleşir veya bir zenginlik olur, problem olmaz. Asıl olan soluktur, insanlığın soluğu. İnsanların ortak bir soluğu vardır; Homeros’tan Borges’ e giden ondan İbni Arabi’ye, Mevlana’ya uğrayan... İşte bu ortak soluğun neresini kesersen kes kendinden bir aza kesmiş olursun.

Yazarın Diğer Yazıları

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163