VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Kurşun harflerden ofset baskıya
Gazetevatan Anasayfa
15.09.2012
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kurşun harflerden ofset baskıya

Kurşun harflerden ofset baskıya

“Cumhuriyet Döneminde Türkiye Matbaacılık Tarihi” adının aksine Cumhuriyet öncesinden başlıyor.

Matbaanın bu topraklara İbrahim Müteferrika tarafından getirildiğini biliriz. Oysa bunun bir de öncesi var. Bu süreci anlatır mısınız?
Öncelikle şunu belirtmem gerekir. Bu kitap esas olarak matbaacılık tarihimizin Cumhuriyet dönemini ele alıyor. Ama giriş bölümünde Cumhuriyet’e kadar neler oldu sorusuna cevap vermeye çalıştım. Bu alanda yapılmış bir çok araştırma var, ben de onlardan yararlandım. Çoğu Müteferrika ve ondan sonra gelen Mühendishane Matbaası hakkında. Türkçe’nin basılmış eserlerindeki öyküsü elbette Müteferrika’dan başlıyor. Lakin bunun da öncesi var. 1493’de ilk Yahudi; 1567’de Ermeni; 1627’de ise Rum matbaalar Osmanlı İmparatorluğu’nda kitaplar bastılar. Bunlar kendi dillerinde, esas olarak din... ve eğitimle ilgili konularda ve çok dar bir çevre için basılmaktaydı. Müteferrika Matbaası ise 1727 yılında baskıya başladı. Araştırmacılar genellikle buradan başlamışlar araaştırmaya. Hem kendi dilimizde basım olgusunun tarihini burada bulduklarından, hem de matbaanın ancak bu tarihten sonra toplumsal bir olay haline geldiğinden sanırım. Osmanlı İmparatorluğu’nda diğer dillerde yapılmış basım ve yayın çalışmaları konusunda kaynaklar hala çok sınırlı.
Cumhuriyet dönemine gelmeden bir de Milli Mücadele dönemi var, matbaaların bu dönemdeki rolü neydi? Neler basar, koşulları neydi?
Milli Mücadele süreci Cumhuriyet’in ilk dönemine ışık tuttuğu için özel bir bölüme konu oldu. Abdülhamit’in baskıcı saltanat yılları; Dünya Savaşı başta olmak üzere çeşitli savaşlar ve toplumsal çalkantılar her şey gibi matbaacılığı da derinden etkiledi. İstanbul’un işgalinden sonra Anadolu’da başlayan Milli Mücadele hareketi tahmin edileceği gibi basın yayın organlarına ihtiyaç duyuyordu. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde bazen eski makinalarıyla Vilayet matbaaları, bazen de derme çatma koşullara sahip yerel gazete matbaaları bu ihtiyacı karşılamak için çaba gösterdi. İstanbul’dan makinalar gizlice getirildi, hatta Anadolu’ya gitmek istemeyen mürettipler bile zorla kaçırıldı. Bu matbaaların esas olarak üretimi gazetelerdi. Günlük, haftalık, ya da çıkabildiği mümkün aralıklarla yayınlanan gazetelerdi bunlar. Ankara güçlendikçe matbaalar da burada toplandı. Ama makinalar bozuldukça gazeteler yayını durdurmak; kağıt tükendikçe sayfa sayılarını azaltmak zorunda kaldılar. İstanbul’da ise gazeteler neredeyse iki cepheye bölünmüştü: Milli Mücadeleye karşı çıkan ve yanında olan gazeteler. Yanında olmak da kolay değildi elbette. Sansür ve sıkıyönetim sürekli olarak tepelerindeydi. Bu nedenle Milli Mücadele’ye karşı çıkmamak bile bir erdem sayılabiliyordu.
Cumhuriyetle birlikte Latin harfleri de hayatımıza giriyor. Bu değişim matbaacıları zorlamış olmalı?
Harf Devrimi belki de dünyanın en hızlı devrimidir. 1928 başlarında bu işin nasıl olacağı konuşulurken, yabancı gazeteciler geçiş sürecinin birkaç yıla yayılacağını tahmin ediyorlardı. Ama değişim aynı yılın Aralık başında gerçekleşti. Bu elbette büyük bir sarsıntıyı da beraberinde getirdi. Daha kimse bu duruma hazırlıklı değildi. O yılın ders kitapları Arap harfleriyle basılmış, ama depolarda çürümeye bırakılmak zorunda kalınmıştı. Büyük bir hızla Latin harflerine geçen gazetelerin zaten düşük olan tirajlarını yerlere serdi. Ancak devlet yardımıyla ayakta kalabildiler. Yeteri kadar Latin harf hurufatı olmadığından, bir sayfa bağlanıyor, klişesi alınıyor; sonra o sayfa bozularak aynı harflerle yeni bir sayfa hazırlanıyordu. Mürettiplerden ancak bir bölümü buna ayak uydurabildi. Daha önce Fransızca gazetelerde çalışmış, ya da yabancı okullarda eğitim görmüş olan genç mürettipler piyasaya girdiler. Köşe yazarları eski harflerle yazdıkları makalelerini bu mürettiplere teslim ediyorlar, onlar da yeni harflerle diziyorlardı. Sokaklarda gazete okuyucular türemişti. Bir grup yanyana geliyor, sökemedikleri gazeteleri bu işi kotarabilen birine teslim ediyor, etrafında toplanıp onu dinliyorlardı. Gazeteler bir on yıl içinde kendilerini ancak toparladılar.
Modern matbaacılığın geçmişi nedir? Bu tarihi ne zaman başlatabiliriz?
Kitabımızın içeriği kabaca iki bölüme ayrılabilir: Tipo ve ofset matbaacılık. Bunlar da kendi içlerinde “ticarı matbaalar” ve “gazete matbaaları” olarak ayrı ayrı incelendiler. Tipo dönemde kurşun harfler ve klişeler kalıplar içine alınarak, kağıt üzerine mürekkebi aktardılar. Ofset ise filme alınmış yazı ve resimlerin çinkoya aktarılıp basılmasıdır. Tabii çok kaba bir anlatımla. Bugün matbaacılık sektörümüze egemen olan teknik işte bu ofset matbaacılıktır. Başlangıçta 1950’li 60’lı yıllarda İstanbul ve Ankara’daki dört beş matbaa tarafından yaşama geçirildi. Daha sonra Web Ofset’in piyasaya girmesiyle de gazetecilik dönüşüm geçirdi. Yeni Gazete, Son ve Günaydın gazeteleri bu alanın öncüleridir. İlginçtir, gerek ticari matbaacılıkta, gerekse gazete matbaalarında renkli basımda dünya ölçüsünde yenilikleri takip etmiş; kısa zamanda ürünlere yansıtmışız. Bu nedenle 1930’lardan itibaren oldukça renkli bir basın yayın yaşamamız olmuş.
MATBAA TEKNİK BİR KONUYDU
Kitabın yazım süreci nasıl oldu? Kitabınızın matbaaya ulaşana kadarki süecini anlatır mısınız?
Matbaacılık tarihine ilişkin bir kitap hazırlama düşüncesi BASEV’e ait. Büyük ticari matbaaların yanyana geldiği bir vakıf bu. Onlar Tarih Vakfı’ndan bu konuda bir kitap hazırlamasını istiyorlar. Tarih Vakfı da bu teklifi bana iletti. Çok zevkli bir konu olacağını düşünüp hemen kabul ettim. Ama itiraf etmeliyim ki kitabı yazmak kolay olmadı. Araştırma aşamasında matbaaların pek de kayda geçmemiş bir olgu olduğunu gördük. Adları, listeleri, adresleri var. Ama ötesi? Kütüphanelerde, arşivlerde, özel koleksiyonlarda konumuzla ilgili veriler oldukça kısıtlıydı. Elbette basın-yayın tarihimiz hakkında yayınlanmış bir çok kitap vardı. Erken dönemde Server İskit’in; daha yakın yıllarda ise Orhan Koloğlu, Uygur Kocabaşoğlu ve Alpay Kabacalı’nın araştırmaları bu alanda karşımıza çıkan önemli katkılardı. Ama bunlar matbaacılığa değinmekle birlikte, esas olarak yayıncılık konusuna odaklanıyordu. Temel konusu Cumhuriyet döneminde matbaacılık olan bir kitap yoktu. Matbaacılığın eski dönemlerini yaşamış olan kişilerin de sayısı çok azdı. İlginçtir hafızalarında matbaalarla ilgili pek anı da taşımıyorlardı. Çünkü matbaa çok teknik bir konuydu. Konuşmaya başlayınca söz hemen ürünlere, yayınlara sıçrıyor; oradan da Babıali dedikodularına geçiliyordu. Gazete matbaaları konusunda, gazetelerin yuvarlak yıldönümlerindeki eklerini taradık. Örneğin Akşam gazetesi yayınlanışının 30. yılında özel bir bölüm hazırlamış. Burada en eski matbaa ustaları, mürettipler vb. anılarını anlatıyorlar. Bu tür ekler elden geçti. Yaşayan matbaacılarla görüşüldü, ama hala yeterli değildi. Bu durumu aşmak ancak eski bir matbaacı olan Tunçer Sezergil’le tanıştıktan sonra mümkün oldu. Türk Tarih Kurumu Matbaası’nda yönetici olarak çalışmış, daha sonra da matbaa makinaları satışıyla uğraşmış olan Tunçer Bey, benim gibi habis bir arşivciydi. Yıllar boyunca topladığı bültenleri, dergileri, el ilanlarını, sirkülerleri hizmetime sundu. Kütüphanelerde bulunamayacak türden belgelerdi bunlar. İçlerinde şimdi yaşamayan eski matbaacıların anıları da vardı. Daha once adlarını duyduğum İbrahim Bilge ve Willy Blümel’in çalışmalarını, anılarını ve araştırmalarını böylece keşfettim...

Yazarın Diğer Yazıları

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163