VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Mutsuz bir devrin sanatı ölme mi?
Gazetevatan Anasayfa
15.11.2012
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Mutsuz bir devrin sanatı ölme mi?

Mutsuz bir devrin sanatı ölme mi?

Okumak, bazen, dertlenmek demek. Ama hayatta aslolan anlamaksa bir an önce dertlenmeye başlamakta fayda var. Buna bir romanla, “Vergilius’un Ölümü” ile başlamak ise zevkli olabilir.



Roman kahramanlarının düşüncelerini merak ve takip etmeyi bize Joyce öğretti. “Ulysses”de romanı alttan alta birbirine bağlayan, ören birçok temanın yanında, hatta onlardan önce, romanı okumaya devam etme dürtüsünü “şimdi ne düşünecek?” merakından alırız. Sıradan, hatta prestijsiz bir adamın, Bloom’un harikulade sıradanlıktaki düşünceleri bizi neler olup bittiğini pek çözemesek de devam etmeye teşvik eder. Karısına aşığından gelmiş mektubu kapıda bulunca düşündükleri bizi alabildiğine cezbeder, mektubu karısına verirken ne düşünecek diye de ayrıca merak ederiz. Düşüncelerin, bazen derli toplu bile olmayan düşünce parçalarının, kopuk seslerin Bloom’un ve diğerlerinin bilincinden bize yansıması dışında romanda adına olay denebilecek pek birşey olmaz, hatta hiçbir şey olmaz. Sıradan bir gün ertesi sabahın ilk ışıklarına doğru başladığı gibi biter, geriye uzun bir düşünce yolculuğunun güneşi haberleyen sabah sisi kalır.
Geçtiğimiz yüzyılın en büyük romanları esas olarak birer bilinç romanlarıdır: “Portre”, “Ulysses”, “Kayıp Zamanın İzinde”, “Büyülü Dağ”, “Niteliksiz Adam”, hepsi farklı tekniklerle bilinci ve bilinç süreçlerini anlatır. Hangisinde bir şey olur, olay anlamında? Hiçbirinde. Düşünülür, konuşulur, hissedilir, izlenim edinilir, fikre kapılınır. Hayatın en önemli anları insanın bilincinde yaşanır: Stephen’ın iç uyanışı ya da Hans Castorp’un kar fırtınasına yakalandığındaki iç yaşantısı gibi (dünya edebiyatının en çarpıcı sahnelerinden biri, bana sorarsanız) ya da hatta “Niteliksiz Adam”daki gibi en tarihe ve memlekete ilişkin olduğu anlarda bile alabildiğine bireysel bir durum vardır önümüzde. Modernizm, bence, konu edindiği bütün duygusal travmalara, ruhsal felçlere rağmen neşeli bir sanatsal bakıştı çünkü insan ruhunun/bilincin ölümsüzlüğüne inandığı kadar hayatın hepimizin her gün yaşadığından daha iyi ya da daha kötü olmadığına inanıyordu. İçinde hissettiği farklılık ne olursa olsun sonunda herkes gelip gündelik yaşamın sıradanlığıyla uzlaşmak, belleğin, hayalgücünün cazibeleriyle ya da nihayet kendi yalnızlığının büyüsüyle avunmak zorunda kalıyordu.
Bu çizgideki büyük romanlar içinde önce “Karanlığın Yüreği”ndeki Kurtz’u hatırlarım ölümle sadece fiilen değil fikren de flört eden bir kahraman olarak, bir de “Vergilius’un Ölümü”ndeki Vergilius’u. “Karanlığın Yüreği” (1899) nasıl büyük modernist romanların ilkiyse, “Vergilius’un Ölümü” (1945) de sonuncudur. (Tabii kendime rahat genellemeler yapma hakkı tanıyarak bunları söylediğimi hemen itiraf edeyim.) Kurtz bütün ihtişamlı esrarıyla bir devrin bitişini sembolize ederken Broch Vergilius’un kişiliğinde o bitişle başlayan yeni devrin eleştirel biyografisini yazıyor ve ölmeyi aynı Kurtz gibi çok istemesi gerektiğine karar veriyor gibidir. Bir sanatsal hesaplaşma, “Vergilius’un Ölümü”, hem de en acımasızından.
DEĞERİ BİLİNMEYEN BİR KİTAP
Hermann Broch’la tanışma şansını ilk kez seksenlerin sonlarına doğru “Bilinmeyen Değer” adlı romanıyla yakalamıştık. Tahmin ediyorum o şansı iyi değerlendiremedik. Şimdi kapanmış bir yayınevinden çıkmıştı (Ada, galiba). Alçakgönüllü, tatlı bir romandı. Arada kayboldu gitti, oysa çevirisi de güzeldi bulunup yeniden basılmalı. Aynı sıralarda ben zor romanları inatla okumayı ve sevmeyi öğrenme terbiyemi ilerletmiş, yeni keşfetmiş olduğum Broch’un “The Death of Virgil”ini okuyordum, Türkçeye çevrilmesi için en az bir yirmi sene daha geçecek olan “Vergilius’un Ölümü”nü. O seneler nihayet geçti. Nihayet bu büyük romanı kendi dilimizde okuma şansına sahibiz. Ben bu şansı hemen değerlendirdim ve bu yazıyı aynı şansı değerlendirmek konusunda nazlanacak olanlar için yazıyorum, çünkü malum, büyük romanlara, zor romanlara sevdalanmak uzunca bir süredir eğilimlerimiz arasında değil. Uzunca bir süre öncesine kadar hiç değilse “hadi artık, bir babayiğit çevirse de okusak derdik,” Joyce ve Proust için, Mann için, Celine için, Musil ve Broch için. Artık bütün büyük eksikler birer birer kapanıyor, artık çeviri kitaplığımız dünyanın belli başlı dilleriyle rekabet edebilecek düzeye geldi. Ben bunda büyük bir gurur vesilesi görüyorum. Daha önce, mesela, İngilizcede bile Türkçedeki kadar çok ve iyi “Karamazov Kardeşler” çevirisi olmadığını övünçle söylemiştim. Bütün bireyciliğim bir yana, ben hala iyi yetişmiş herkesin memlekete de elinden geldiğince hizmet etmesi gerektiği terbiyesiyle büyüdüm ve hayatımıza yapılan her katkıyı tek tek takip ve takdir ediyorum. Fırsatım oldukça burada sesli olarak da takdir etmeye çalışıyorum.
Neyse. Romana dönersek.
“Vergilius’un Ölümü” büyük Romalı şair Vergilius’un son gününü, daha net söylersek son on sekiz saatini anlatıyor. Teknik bir tür bilinç akışı tekniği. Yazar kahramanın yanıbaşında durmuş ve onun bilincini bize sıcağı sıcağına, ama bir iki saniye gecikmeli aktarıyor. Vergilius Sezar’ın dostu, şair-i azam, Roma’nın epiği sayılan “Aeneid”i bitirmek üzere ama kendini ölüme çok yakın hissettiği bu saatler boyunca “Aeneid”i bitirmek bir yana, yazdığı kadarını da yakma fikrine kapılmış. Hemen burada romanın ilk büyük teması, sanatla, sanatçılıkla hesaplaşma teması ortaya çıkıyor, ironi dolu, Roma hayatının bütün sefilliği ve sefihliğini kendi yazdığı epiğin karşısına koyan kısa temaslar yoluyla. Yazılan ve yaşanan, ideal olan ve gerçek, güncel olan arasındaki zıtlık, sanatçının konumu ve işlevi yavaş yavaş düşünce alanımıza giriyor. Aeneid Romalılar’ın gurur kaynağıdır; Roma ırkını Truva ırkına bağlayan bir milli ruh, bir “Ata” yaratma projesidir hiç değilse bugünün politik düşünüş refleksleriyle böyle söyleyebiliriz. (Güzel kitaptır, ben de çok severim, ayrı konu.) Ama artık Vergilius’un sanatsal vicdanı bütün sanatından şüpheye düşmüştür: Koca şiir ne işe yaradı? Kime ne öğretti? Kime ne kazandırdı? Sezar’ın şanına şan katmaktan başka?
Burada, işte, oturup düşünmemiz gereken şeylerin ilki var. Belki de en önemlisi, bugün hala yürürlükte ve tatbik edilebilir olanı: sanatçı-devlet ilişkisi (yoksa iktidar mı diyelim, bu iktidarla beraber filizlenen yeni yazarlar ve yazı tipine istinaden?)
YORGUN VE BİLGE
Genç yazar adayları, henüz masumken, bu romanı bir de bu gözle okurlarsa sanatçı namusu diye bir kavram olduğunu ve en görkemli, en başarılı hayatın bile son nefes verilmeden bitmiş sayılmayacağını görüp ileride üstünde daha çok düşünmek üzere not edebilirler. Bence etmeliler.
Tabii bize bunları düşündürten de yine Vergilius’un kendisi. Bu düşünceleri düşünen o. Yorgun ve bilge gözlerini kendi içine çevirmiş ve gördüklerinden memnun değil. Koca bir “keşke” ile özetlediği bir hayat şimdi, kendi hayatı. Son saatleri uzun bir eve dönüş yolculuğunda etrafını dinleyerek, gördüklerini beğenmeyerek, hayalgücünü uçsuz bucaksız çağrışımlara doğru serbest bırakarak, kendi ölen ruhunun şiirini yazıyor ve belki hayatında ilk kez sadece kendisi için bir şey yapıyor.
“Vergilius’un Ölümü” bir düşünceler romanı. Etrafta anlık olup bitenlerden çok onların uzantıları, genişleyen halkaları, daha da genişleyen halkaları şeklinde bir düşünme ritminden bahsediyorum. Uzadıkça uzayan, uzadıkça müziği güçlenen, talepleri kadar çağrışımları da büyük, müzik kadar anlamca da zengin cümleler eğer kendimizi kaptırmayı bir becerirsek alıp götürecek sanatlılıkta. Gittikçe, istisnai olgunlukta, en çok ve en iyi bilen ve en güzel anlatan bir bilincin, gerçek bir büyük adam bilincinin karşısında olduğumuzu anlıyoruz. Kandırılamaz noktaya, görmeden ve söylemeden duramayacak noktaya gelmiş bir bilinç. Gerisi, hayranlık.
İLERLEYEN ZAMAN
“Vergilius’un Ölümü” en güzel yazılmış romanlardan birisi. Vaktiyle Rilke’nin “Malte Laurids Brigge”si birçok kişi için uzun yıllar başucu kitabı olmuştu. Bu da o güzellikte; düşünce çoğulluğuyla ondan daha yüklü olduğu halde daha nüfuz edilebilir, daha akıcı. Yavaş da olsa ilerleyen bir zaman ve katedilen bir mesafe ve varılan bir yer var. Sona doğru Sezar’la yapılan olağanüstü güzellikte ve iç parçalayıcı acımasızlıkta uzun bir sohbet var, ki hayat dersi, haddini bilme dersi niteliğinde o bölümde sık sık utanç ve öfkeden yüzümün kızardığını hissettim çünkü iktidarla muhatap olmanın gerçek anlamını olanca çıplaklığıyla, itiraz edilmez inandırıcılığıyla gördüm. Ve yöneticilerden biri olmamanın ne demek olduğunu. Hele Sezar’ın çizdiği devlet ve vatandaş tarifi! Neyse, o kadar ayrıntıya girmeyeyim.
Mutsuz bir devrin sanatı ölümle mi bitmeli, ölmeyi mi hak eder? Hatayı bilerek yapmamış olmak makul bir mazeret değil mi? Pişman olmak niye yeterli bir özür olmuyor? Yoksa herkesin kendisi için en iyi olanı yapması yeterli mi? Sanatın gerçekten eğitici bir işlevi olabilir mi? Boyun eğmeye değil baş kaldırmaya yönelik bir işlevi? Olmalı mı? Sonra, daha iyi bir yaşam ne demek? Sadece ezilmemek mi? Hem, bir devrin muhasebesini yapmak yazarlara mı kaldı, o şöhret düşkünü kibirli yalnızlara?
Okumak, bazen, dertlenmek demek. Ama hayatta aslolan anlamaksa bir an önce dertlenmeye başlamakta fayda var. Buna bir romanla, mesela “Vergilius’un Ölümü” ile başlarsak en azından zevkli bir başlangıç yapmış oluruz.


Künye: Vergilius’un Ölümü
Hermann Broch
Çev: Ahmet Cemal
İthaki Yayınları
32 TL

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
22 Temmuz 2017 Yıl : 13
Sayı : 161