VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Özgürlük, eşitlik ve pantolon
Gazetevatan Anasayfa
15.11.2012
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Özgürlük, eşitlik ve pantolon

Özgürlük, eşitlik ve pantolon

Önce erkekler özgürlükleşmek istedi, daracık taytlardan kurtulup pantolon giymeye başladı, sonra kadınlar. İşte Pantolonun Politik Tarihi.

BUKET AŞÇI

Pantolon üzeri türban... Giyim kuşam tarihinde son on-on beş yıldır gördüğümüz bu “kombini” çok konuştuk, çok tartıştık. Kimi genç kadınların dar jean’lerin veya kumaş pantolonların üzerine türban takmasını İslam ve tesettür kuralları açısından bir çelişki olarak yorumlarken, kimi de bunun bir modernleşme, özgürleşme olduğunu söyledi. Benimse bu konuda kafamda ciddi soru işaretleri var. Sel Yayıncılık’tan çıkan sosyal bilimler uzmanı Prof. Christine Bard’ın “Pantolonun Politik Tarihi” kitabını işte bu soruma yanıt bulmak için elime aldım. Umarım dereyi görmeden paçaları sıvamamışımdır.
ÖNCE ERKEKLERİ EŞİTLEDİ
Aslında ne kadar da sıradan ve ilham vermeyen bir tanımı var pantolonun değil mi? “Belden başlayan ve genellikle paçaları ayak bileklerine kadar inen giyecek.” Okuduğunuzda ne tatlı bir rüzgar esmeye başlıyor, ne de bir yaz sabahı sıcaklığı hissediyorsunuz. Aksine “pantolon” der demez pek çok kadının aklına ilk gelenler eminim ki şunlar: “İçine girmek için mücadele ettiğim şey. Veya yağmurda paçaları ıslanan ve tüm gün insanı kalorifer yanında oturtan giysi.” Erkeklere soracak olursak önce “kumaş mı kot mu?” diye soracaklardır ve sonra da ekleyeceklerdir; “ütüsü tek çizgi olsun!” Ama bu yanıtların hepsi “Pantolonun Politik Tarihi” kitabını okumadan önce verilmiş yanıtlar. Bu kitabı okuduktan sonra pantolona dikkat kesileceksiniz.
Neden mi? Çünkü karşımızda hem çok politik hem de çok renkli bir tarih var. Bu özgürlüğün, eşitlik mücadelesinin ve aynı zamanda “imaj”ın tarihi. Pek çok kişinin hemen tahmin edeceği üzere kadın hakları ve feminizmin de. Kadınların oy kullanmak, çalışmak, kendi adıyla metinler yazabilmek gibi sadece erkeklere sunulan hakları elde etme mücadelesi içinde giymeyi hak kazandığı bir giysinin tarihi.
Kimi zaman erkeklerin de bir özgürleşme giysisi olmuş pantolon. Fransız İhtilali’ndeki “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”teki “eşitlik” pantolonda kendini bulmuş. Herkesin aynı boyda, aynı şekilde, aynı paçada giydiği pantolonla sınıflar arası farkı vurgulayan kıyafetlere son verilmiş. Yani herkesi eşitlemiş. Gerçi sonrasında militaristleşmeye varan bir tek tipleşmeyle devrimin ilk ilkesi olan “özgürlük” kavramını gölgelese de...
Erkeklerin dizlere kadar olan, kalçalara yapışan “külot”tan pantolona geçişinde ise siyasi ya da ekonomik bir ayrıcalıktan vazgeçişten ziyade erkeklerin arzulanabilir görünmekten uzaklaşmak istemesi etkili olmuş. Böylece bedeninin hatlarını ortaya çıkaran, altına yumurta topuk ayakkabılar giyilerek bileklerinin inceliğini vurgulamaya çalışan aristokrat erkeklerden rahatlık arayan burjuva erkeklere geçiş yapılmış. Ve “arzulanır” olmak kadın cinselliğinin mülkiyetine terk edilmiş ve dünya tarihini içten içe meşgul eden tantana da başlamış: Pantolonun paçaları kadınlara karşı birbirine dikilmiş! Ta ki Fransız entelektüel kadınları ortaya çıkana kadar.
BEDENİN KAFESİ: KORSE!
Elbet bu değişim bir çırpıda olmamış. Dahası kadınların kılık kıyafetlerindeki sınırlayıcılığın vurgulanması için bile uzun bir süreç gerekmiş. O zamana kadar ise kılık-kıyafet tarihinde sadece erkeklerin bir özgürlük ve eşitlik arayışını görebiliyoruz. Yani cinsiyet eşitliğinin farkında bile olmayan bir eşitlik ve özgürlük arayışı bu! (Ne kadar yeni!)
Bu süreçte ise kadınlar sınıflarına göre sınırlanmaya devam ediyorlar ki, bunun en büyük simgesi şüphesiz ki korse. Vücutları belli bir kalıba sokma görevi olan korse adeta tüm düzenin bir simgesi gibi. Mesela tarihte herhangi bir toplum bir döneminde erkeklere korse giyme zorunluluğu getirmiş midir? Hiç sanmam.
Ama kadınların öyle değil. O yüzden kadınların iki paçaya bacaklarını sokma mücadelesini her şeyden önce bu korseden çıkma mücadelesi olarak görmek gerek. Malum korse o zor giyilen ve bir daha da çıkmaz gibi duran elbiselerin bir parçasıydı, pantolonun değil!
Ancak kadınlar ne zaman pantolon giyse hep “erkeksileşmek”le eleştirildiler, cinsiyetlerine ihanetle. Hem de söz konusu giyim tarzı, tutucuların “utanmaz biri” olarak tanımladığı, Fransız yazar, Chopin’in sevgilisi George Sand’inki gibi erkek giysileri olmasa da. Aslında George Sand’in amacı ilk başlarda tamamen masumdu (!); korse takmayı sevmiyor, kadınlar gibi yan oturarak değil erkekler gibi at binmek, bir edebiyatçı olduğu için toplumu gözlemlemek istiyor, bunun için de kadınlardan sadece fahişelere açık olan sokaklara kılık değiştirerek sızabiliyordu. Tabii tüm bunlar da onu git gide bir efsaneye çeviriyor ve bu da genel ahlak yapısının hiç hoşuna gitmiyordu. Hatta devamı gelmesin diye örselenmeye çalışılıyordu.
Zaman içinde devreye ünlü yazar Colette ve çevresi girdi. Sonra erkeklerle aşık atmaktan çekinmeyen kadın sporcular. İşte o zaman pantolonun tarihinde artık dönülmez bir yola girilmiş oldu. Bu arada küçük bir hatırlatma; söz konusu giysi ile kadınlar bisiklete binmeye da hak kazandı. Spor müsabakalarında sadece tenis değil; kürek, eskrim, yat, paten, futbol gibi sporları yapabilme hakkını da...
ÇİRKİN KADINLARIN GİYSİSİ!
Yine de pantolonun ve kadının özgürleşmesi için 20. yüzyılı beklemek gerekir. Çünkü o döneme dek, pantolon öyle ya da böyle avangart, marjinal kadınların istisnai giyeceğiydi. Ya “kötü kadınlar” giyiyordu ya da lezbiyenler hatta bazen akıl hastaları... Ya da Türkiye’de de sık sık feministlere atfedildiği gibi çirkin kadınlar... Ancak 1930’larda Marlene Dietrich sahneye çıkınca her şey değişti. O, pantolon giyen kadına kadınlığını adeta geri kazandırdı. Onu beyazperdede pantolonla gören kimse onun için “erkeğe özenen bir kadın” diyemezdi. Diyemedi de. Çünkü Dietrich’in üzerinde pantolon o zamana dek kadına atfedilen dişi giysilerden, aksesuvarlardan çok daha dişi duruyordu. 1930’da “Morocco” filmiyle sadece “sinemanın erkek kızı” olmuyor aynı zamanda para ve gücün simgesi olan ve bir “erkek” kıyafeti olan smokin de giyiyordu.
Dietrich’in olağanüstü karizmasına rağmen kadın pantolonun kendini kabul ettirmesi için yine de 1960’ların gelmesi gerekti. Yani naylon çorapla birlikte mini eteğin hızla özgürleştiği, öğrenci hareketlerinin, kadın hareketlerinin tüm dünyayı etkisi altına aldığı o büyük özgürlük rüzgarının esmesi. İşte artık o zaman kadınlar giymesin diye birbirine dikilmiş olan pantolon paçaları bir daha dikiş tutmaz şekilde söküldü ve sahneye moda çıktı. Özellikle de Yves Saint Laurent. Tam anlamıyla burjuva bir modacı olmasına rağmen hep bir “sol” imajı olan Laurent, kadınlar için pantolonlar tasarladı ve tarihe geçen şu sözleri söyledi:
“Hazır giyimle bir erkeğin çok daha özgürce hareket ettiğini ve kıyafetiyle çok daha az meşgul olduğunu anladım. Çünkü hazır giyim hep aynıydı ve erkeğe güven veriyordu. Her yıl sürekli olarak kendi kendine ne giyeceğini soran kadına göre çok daha yüksek bir özgüven bu. Ve yavaş yavaş erkek gardırobu taklidi bir gardırop oluşturdum. Her halükarda bana göre erkek kıyafeti içindeki kadından daha güzel bir şey yoktur! Çünkü erkek kıyafeti içindeki kadın bütün dişiliğini sergiler: Bir kadın, bir erkek kıyafetiyle bütünleşmez, ona karşı mücadele etmelidir ve o zaman dişiliğini daha etkili biçimde ifade eder.” Ancak Laurent ilerleyen zamanlarda bu sözlerine bir de not düşer; “Pantolonlu bir kadın bu pantolonu ancak bütün dişiliğiyle birlikte taşıyorsa çekici olabilir. George Sand gibi değil. Pantolon cilve yapmaktır, fazladan bir çekiciliktir, eşitlik ya da özgürlük simgesi değil. Zaten özgürlük külotla satın alınmaz, zihinsel bir durumdur.”
Polis göz yumuyor
Kadınlar son yıllarda erkeklerin saç biçimlerini, kırık yakaları, kolalı gömlekleri, kravatları, cepli ceketleri aldılar ve polis sesini çıkarmadı! Gösterişli bir şekilde giymedikleri bir pantolon kaldı ve bunun nedeni de belki polis mevzuatları dışında bir şey. Öyle gözüküyor ki kadın bisikletçilere, caddelerimizi dolduran bu erdişilere polis kötü gözle bakmak şöyle dursun babalık ediyor!” (1885 / Bir gazetecinin isyanı!)
Bir papaz gibi
Balzac 1838’de arkadaşı, yazar George Sand ile ilgili şunları yazar: “Tek başına bulunduğu görkemli odada, sırtında robdöşambrıyla, akşam yemeğinden sonra şöminenin yanında puro içiyordu arkadaşımız George Sand. Ayağında sarı iplikli, saçaklı güzel terlikleri, çok hoş çorapları ve kırmızı pantolonu vardı. Bir papaz gibi çenesinin altında bir çene daha oluşmuştu. Korkunç mutsuzluklar yaşamasına rağmen saçında tek bir beyazı yok; tunç rengi teni değişmemiş, güzel gözleri eskisi gibi parlıyordu.”

Yazarın Diğer Yazıları

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163