VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Uykuyla uyanıklık arası bir okuma
Gazetevatan Anasayfa
14.09.2016
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Uykuyla uyanıklık arası bir okuma

Uykuyla uyanıklık arası bir okuma

Yaz başında elime almıştım “Agapeye Ağıt”ı. Çünkü kitap, durduğu raftan sürekli bana seslenir gibiydi. Sonra bir akşamüzeri, hava az da olsa serinlemişken bir bardak çayla balkona sığınmıştım.


William Gaddis’in demir leblebi yazarlardan olduğunu biliyordum. Ama bu leblebinin daha ilk sayfalardan boğazıma takılacağını, ne kadar yutkunsam da hazmedemeyeceğimden haberim yoktu. Gafil avlandım, ters yüz oldum.
Uzun, bir-iki sayfalık cümlelerle yazılmıştı roman. Nefesimi ancak bir cümlenin noktasını gördüğümde bırakabiliyordum. Meğer nefessiz kalıyormuşum okurken, öyle kıskıvrak yakalamış. Sonrasında, zar zor ara verebilmiş ve uzun uzun nefes alıp vermiştim; hayata dönebilmek için.

Neydi bu romanda beni böylesi altüst eden? omanın anlatıcısının -tıpkı yazarın kendisi gibi- kanser tedavisi görmesi miydi? Yoksa ölümden daha önce davranıp hayatını adadığı incelemesini bitirme gayreti, bedensel sancılarını kontrol etme çabası mı? Belki evet ama çoğunlukla hayır. Zira okuduğuma roman bile diyemiyordum. Bir anlatıcı ve hatırladıkları vardı. İç içe geçen duygular, düşünceler... Hem de bu düşünceler mekanik piyanodan bilgisayar teknolojisine, Dostoyevski’den Platon’a uzanan derin ve büyük bir bilgi ve düşünce denizinde yüzüyor ve ben her cümlede dev bir dalgaya çarpıp nefessiz kalıyordum. Kimi zaman da yüzmek yerine bir çırpınmayla sonlanan...

Öyle öyle ara verdim okumaya... Ya da öyle sandım. Çünkü kitap peşimi bırakmıyordu. Okumaya tekrar başlıyor ve ateşli bir hastalık geçirir gibi kopuk rüyaların peşinden sürükleniyordum. Kimi zaman ateşimin yükseldiğini kimi zaman tansiyonumun düştüğünü hissediyordum. Dış dünya artık gitgide bir tül perdenin ardında kalıyor ve ben hasta yatağımdan o dünyaya bakar gibi okuyordum, romanı. Dedim ya, roman mıydı okuduğum ondan bile emin değildim. Bir anlatının çok ötesindeki roman kara parçasının kayalıklarına, çarpıp duran dev dalgaların içindeydim, sadece bu kadarını biliyorum.

Yorgundum. Sadece okumanın verdiği göz ve zihin yorgunluğu değildi bu. Kaslarım, kemiklerim geçip giden bir hayatın ardından ağıt yakar gibi ağrıyordu.
Yazarın niyeti de buydu, biliyorum. Kitabın önsözünü yazan Sven Birkerts’in de dediği gibi, daha romanın adından belliydi bu: “A-GA-PE”. Yunanca kökeniyle “saf sevgi”ydi “agape”. Ya da bizim anlayacağımız dille “yaratılana duyulan sevgiydi yaratandan ötürü”... Ama içinde bir de “gap” kelimesi vardı ki, İngilizce “yarılmış”, “parçalanmış” anlamına geliyordu. Yani bu durumda bu sözcüğe en yakışan kelime “ağıt” oluyordu ve tüm bunlar hasta yatağında ölümden daha hızlı davranmaya gayret eden, ederken bir türlü yapmak istediği işe yoğunlaşamayıp dağılan, düşünceden düşünceye, anıdan anıya koşturan bir adamın hikâyesiydi.

Gece iyice ilerlemiş, ay dönmüş, rüzgâr esmeye başlamıştı, hafif ürpermiştim. Baktım, kitabın hâlâ yarısına bile gelmemişim... Oysa bir ara sonunu okuduğumu anımsıyordum... Anladım ki, bir ara tekrar başa dönmüşüm. Uykuyla uyanıklık arasında bir başa dönüş, sona direnişti bu okuma.




Paylaş
YORUMLAR

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
19 Nisan 2017 Yıl : 12
Sayı : 158