VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | YILDIZ GİBİ...
Gazetevatan Anasayfa
06.11.2015
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

YILDIZ GİBİ...

YILDIZ GİBİ...

“Tiyatro Benim Hayatım”, yaşamını sahneye adamış bir sanatçının, Yıldız Kenter’in hayat hikâyesini anlatıyor. Dikmen Gürün’ün kaleme aldığı kitap Kenter kardeşlerin İstanbul’a gelişi ve Kenter Tiyatrosu’nun devletten tek kuruş destek almadan inşa ediliş hikayesinden başlayarak günümüze uzanıyor.





Dört gün önce elime geçen bir kitap: Tiyatro Benim Hayatım, Yıldız Kenter’in Hayat Hikayesi. YKY’den çıkan bu değerli çalışmayı Dikmen Gürün hazırlamış. Bir solukta okuyup bitirdim.

O kadar çok duyguya kapıldım ki okurken. Bir sayfasında “hah, yazıma şunu söyleyerek başlayayım”, bir diğer sayfasında ise “yok yok, bu daha şık olur”, bir diğerinde ise “işte Yıldız Hanım’ı en iyi anlatan şey bu!” diye gittim geldim durmadan. Olağanüstü bir başarı öyküsü kitabın bütününü kapsıyor. Ancak kitabın sonlarına gelirken bir hüzün, bir çırpınma, var olma çabası ülkemizin yüz yılda bir gelecek bir değerinin keyfini sürmesi gereken bir tarihsel başarısı varken, çatısı akan ve borçlarında kurtarılması gereken bir tiyatroyu kurtarmak için kendini paralaması bu ülkede sanatçı ve üreten bireyin çaresizliğinin somut bir örneği adeta.

KÜLTÜR BAKANI’NDAN YARDIM İSTEDİ

Tonla oyun, bir çok ödül, şahane eleştiriler, uluslararası başarıların hikayesi dolu kitabın sayfalarında. Hepimizin bildiği, hayran olduğu, olağanüstü bir oyuncuyu tekrar size anlatmak değil derdim.

Sayın Gürün bunu mükemmel titizlikle yapmış zaten. Ama ben izninizle sondan başlamak istiyorum. Kitabın sonlarına doğru Atilla Dorsay’ın anlattıkları içime işledi çünkü. 60 yıllık Kenter tiyatrosunun yaşayabilmesi, ekonomik sorunlarını düzeltebilmesi ve her şeyden önce varlığı ve tarihi ile neredeyse bir müze olabilecek tiyatronun başka amaçlarla uçup gitmemesi için büyük usta dönemin kültür bakanı Ertuğrul Günay’la görüşmek için Ankara’ya gider. 80 yaşındaki bir usta kültür bakanına yakarmak için yollara düşmüştür. Ve bu görüşmeye tanık olan Atilla Dorsay şunları anlatır bu görüşmeyle ilgili:

80 yaşındaki Yıldız Kenter, akan damını bile onaramadıkları tiyatrosunun kapanmaması için çabalıyor. Bunun için en son Kültür ve Turizm Bakan’ı Ertuğrul Günay’a dil döküyordu. Belki Devlet Tiyatrosu’nun bir yan sahnesi olabileceğini söylüyor, ‘salonu siz alın, biz oynayalım’ önerisini getiriyordu. Ve o ünlü tiyatrolarının geçen yıl, söz verilmesine rağmen devlet yardımı alamadıklarından yakınıyordu. Ve ben, tiyatro efsanemiz Yıldız hanımın kim bilir kaçıncı kez bir bakana benzer isteklerde bulunmasına tanık olurken utandım. Başka ülkelerde olsa bu toplumsal anıt, bir canlı hazine olarak koruma altına alınacak o muhteşem kadının, hala tiyatrosunu ayakta tutmak için dil dökmesinden utandım.” (Atilla Dorsay. “Yıldız Kenter…” Sabah, 1Şubat 2008)
Bu yılın Şubat ayında özel bir ekibin oyununda rol almak üzere Beyoğlu’nda bir mekanda provalar yaptık. Tabi ki salon sıkıntısı olduğundan yapımcımız “iki salon kiralama alternatifimiz var, ya Kenterler ya Profilo AVM sahnesi “ dedi ve ben hiç düşünmeden “Kenterler tabi ki” deyiverdim. Dorsay’ın deyimi ile bir ‘hazine’de oynamak fırsatı bir daha ne zaman elimize geçerdi. Düşünsenize elli yıllık bir tiyatro binası, kimler gelmiş kimler geçmiş… Ama en önemlisi Türk tiyatrosunun iki efsanesi Yıldız ve Müşfik Kenter kardeşlerin adeta bir yuva olarak kullandıkları ve tarih yazdıkları bu binayı, onların nefes alıp verdikleri sahneyi nasıl kaçırabilirdik. Ve önce genel prova ardından prömiyer yapmak üzere Harbiye’deki bu olağanüstü mekana geçtik.

Çocukluğumdan beri seyirci olarak arşınladığım o pasajın bitiminden aşağı, fuaye ve salona doğru inen merdivenlerden şimdi oyuncu olarak iniyordum. Ama o da ne? Bir yalnızlık, bir terk edilmişlik, tuhaf bir hüzünle karşılaştım binaya girdiğimde. Duvarda siyah beyaz geçmiş yıllardan kalan Kenter fotoğraflarının bitimindeki duvar rutubetten ya da başka bir bakımsızlıktan simsiyah olmuş. Nasıl üzüldüğümü anlatamam. Bunun için suçlanacak en son kişi ise Yıldız Kenter’dir. O bu binayı yok olmaktan kurtarmak için çırpınıp duruyor. Yaşıtı ya da daha genç meslektaşları gibi televizyon dizilerinde oynamak, tiyatroyu kapatıp yaşının ve olgunluğunun keyfini çıkarmak derdinde değil Yıldız hanım. Onurlu bir mücadele veriyor ama kimse duymuyor. Ne acı! Karamsar olmak istemiyorum ve Yıldız Kenter enseyi karartmayıp mücadele ettikçe utanıyorum ama ben galiba bu gidişattan ümitsizim. Gençlik yıllarımın geçtiği Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nun kiralık olarak oynadığı Devekuşu Kabare salonunun yıkımında başlamıştı bu ümitsizlik bende. O güzelim salon yıkılıp gece kulübü olmuştu.

Hiç yoktu ya Beyoğlu’nda gece kulübü(!)
İşte tiyatrocu olmak, hele hele kendine ait bir salonu yaşatmak öyle zor ki bu ülkede. Ben cahil kulunuz genç yaşımda televizyon ekranlarından kazandıklarımla naçizane bir grup kurup iki sene zar zor oynadıktan sonra koca bir banka borcu ve giden bir emlakla kalakalmıştım sonunda. Çok şükür acı tatlı anılar olarak kaldı benimkisi. Ama koskoca Kenterler’in macerası böyle olmamalı diye düşünüyorum.

Biliyorum kitabın özünden uzaklaştım ama bunları yazmasam içime bir taş oturacaktı eminim. Dikmen Gürün Yıldız Kenter’in dünyaya geldiği 1928’den başlayarak bir kronolojik sıra ile günümüze dek anlatmış büyük sanatçının hayat ve sanat yolculuğunu. Ağırlıkla sanatsal yaşamının izini sürmüş. Ancak Kenter’in özel yaşamını, ailesini, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini de bu yolculukta aralara serpiştirmiş. Yıldız Kenter’in sadece tiyatro macerası değil, inişli çıkışlı yaşamı da bir ders gibi adeta. Zaten biz tiyatrocular için bir klişedir “Tiyatro bir yaşam biçimidir” sözü. Yani birbirinden ayrılmayan, hayatının yirmi dört saatini tiyatroyla yaşayan bir sanat insanı Yıldız Kenter. Ne çok şey yaşamış. Ne çok mücadele etmiş. Ne yoksulluklar, ne başarılar, ne hayal kırıklıkları, ne coşkular yaşamış. Ama bir tek kere bile vazgeçmemiş yaşama sevgisinden, tiyatro tutkusundan, insana olan inancından. İnatçı bir karaktere sahip olan büyük ustanın yaptığı her işteki mükemmellik takıntısı nasıl da parmak ısırtıyor sonuçlarını görünce. Tiyatroyu yaşatmak için zaman zaman “hafif” olarak adlandırılan komedileri, farsları oynarken bile onlara bir Çehov, bir Shakespeare titizliği ile yaklaşmış oyunlara. Ve işin ilginci hem entelektüel hem de sıradan izleyicinin kalbine dokunmayı bilmiş.

Konservatuarı bitirdiği 1948 yılından başlayarak 1959 yılına kadar Ankara Devlet tiyatrosunda harikalar yaratmıştı Yıldız Kenter. Kardeşi Müsfik Kenter’le daha genç yaşlarında birer ekol oluvermişlerdi. Her oynadıkları rol konuşulmuş, tartışılmış, eleştirmenlerden büyük övgü almış ama en önemlisi salonlar onların hayranları ile doldu taşmıştı. Onların Ankara’da yarattıkları fırtınanın esintisi İstanbul’a çoktan ulaşmıştı bile. Hocası ve en yakın destekçisi olan Muhsin Ertuğrul’un Devlet Tiyatrosu görevinden uzaklaştırılması onları Ankara Devlet Tiyatrosundan deyim yerindeyse “soğuttu”. Ve iki kardeş hani eskilerin deyişiyle söylersek “dımdızlak tığ teber” beş parasız, evsiz barksız İstanbul’a gelirler. Tiyatro Benim Hayatım’da Dikmen Gürün bu yolculuğu, Kenter’lerin önce Ankara sonra da İstanbul maceralarını gerek yaptığı röportajlarla, gerekse alıntılarla çok ayrıntılı anlatmış.
Kitabın en dikkat çekici yanı ise tarihsel bir dizinle günümüze kadar gelen Yıldız Kenter’in hayatı paralelinde bir Türkiye panoraması ve ülke tiyatrosunun yol haritasının ayrıntılı bir şekilde anlatılması.

Ülkenin kültür ve sanat alanındaki en büyü kırılmayı yaratan Halk Evleri’nin kapatılması ile başlayan, ülkenin zayıflayan bir kültür sanat politikasını ne de güzel analiz etmiş sayın Gürün. Cumhuriyet’in en önemli kurumlarından Halk Evleri’nde tiyatroya başlayan Yıldız Kenter’in büyük başarısı ortada iken eğer Halk Evleri ve Köy Enstitüleri devam etseydi bu ülkede daha kimler kimler çıkacaktı tiyatrocu, sinemacı, edebiyatçı, ressam, müzisyen, bilim insanı olarak diye düşünmeden edemiyor insan. 2000’li yılları çoktan geride bırakmış bir ülkede hala arkaik sorunlarla cebelleşirken yapılacak bir sürü iyi işi kaybediyor, bir sürü yeteneği ıskalıyoruz, ne yazık! Dikmen Gürün kitabı hiç de akademik bir katılığa boğmadan son derece akıcı, biyografi değil de sanki Yıldız adlı bir kahramanın yaşamını anlatan bir kurgu kitabı gibi tasarlamış.

Kolay okunan, yalın, temiz bir dille kaleme almış sayın Gürün çalışmasını. Onun öğrencisi olalım olmayalım, alaylı ya da okullu biz tiyatrocuların Kenter’in yolunu açtığı tiyatro çizgisine borcumuz var. Yıldız hanım ve onun gibi Cumhuriyet döneminin idealist, modern kuşağı tiyatroyu ve sanatı var edebilmek için çok bedeller ödediler. Maddi ve manevi bedellerin karşılığı sadece iki elin birbirine vurulduğunda çıkardığı sesti. Onlar ana akım tiyatro diyerek küçümsenemeyecek kadar özel ve önemli işler yaptılar. Şimdilerde alternatif sahnelerin çoğaldığı İstanbul tiyatro hayatı umarım bir yanılsama değildir. Çünkü Yıldız Kenter’in dediği gibi Anadolu’da salonlar kapandı, turneler bitti ve tiyatro çok dar alanlara hapsedildi. Bu ve bunun gibi sorunların nedenleri, niyeleri, yanıt olabilecek ipuçları biraz da bu kitabın içinde işte. O yüzden Dikmen Gürün çok isabetli bir iş yapmış. Sadece bir sanatçının yaşamını değil büyük bir sorunun da yeniden düşünülmesine, tartışılmasına yol açmış.

Yazımı kitapta da yer alan Aziz Nesin’in sanatçıyı tanımladığı alıntının bir kısmıyla son vermek istiyorum. Kitabı alın ve Yıldız’lar parlasın üzerinizde…

“...o çiçeğin adı? Aslanağzı mı? Sanırım. Çocukluğumuzda koparır, sapına birleştiği bölümüne iki parmağımızı basıp bırakarak çiçeğin uçlarının bir ağız gibi açılıp kapanmasını seyrederek ve o renkli dudaklar açılıp kapanırken olağanüstü bir sevinç duyarak bir ritmle, -Annesine babasına pay veren! Derdik. Bu çiçek, bir iki renkte değil, her renkte açar. Nice renk varsa onca renk aslanağzı olur. Bu güzelin güzeli çiçek saksıda değil, parklarda değil, özenli ve bakımlı topraklarda değil, İstanbul’da o zamanlar pek çok olan yangın yerlerinde, yıkık duvarların taşları arasında ya da kayaların içinde yetişir, susuzluktan yanıp çatlamış topraklarda çıkardı. Su istemez, gübre istemez, bakım istemez. En kötü, en uygunsuz koşullarda bile o güzelim çiçeğin nasıl olup da yetişebildiğine hep şaşmışımdır. Çilesi de çok acıklıdır. Gelip geçen koparır, hayvanlar yer, çocuklar üstüne basar, tekerlekler ezer, ama o ne yapar eder, müthiş bir inatla yine de yaşamanın ve üremenin, çoğalmanın bir yolunu bulur, o renk renk çiçeklerini insanlara sunar. Türkiye’de zaman zaman sayıları oldukça artan, dönem dönem de çok seyrek olarak her dalda büyük sanatçılar yetişmiştir, yetişmektedir, yetişecektir de… Ben bu büyük sanatçıları işte o en kötü ve uygunsuz koşullarda bile yaşamasını bilen, üremesini beceren, çiçeklerini açmasını başaran aslanağzına benzetirim.”

………..

Ben size yukardan beri Yıldız Kenter’i anlatmaya çalışıyorum. Yıldız Kenter’i ve daha O’nun gibi büyük sanatçılarımızı. Evet bu bir mucizedir…” (Aziz Nesin, 1984)




Paylaş
YORUMLAR

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157