VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Ocak 2010 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Hem klişe kırıcı hem oyun bozanlar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Hem klişe kırıcı hem oyun bozanlar

Ahlak anlayışlarımızı ti""ye alan dört adam mizahın kozmik odasını anlattı

Buket Aşçı

Karikatürist ya da mizah yazarı olmaya nasıl karar verdiniz? Çünkü bu meslek doktorluk, avukatlık gibi rol modelleri olan, kız istemeye gidildiğinde “vayyy” denilen türden değil.

Atilla Atalay: Sırf bu nedenle Gırgır Dergisi’nden ara sıra kaçarak ‹TÜ ‹nşaat Mühendisliği’ni bitirdim. TOK‹ gibi diplomam var yani... Ama resmi evraklarımda “Mesleği” hanesinde hep “mizah yazarı” yazar. ‹şin doğrusu, şimdiki aklım olsa sırf diplomam olsun diye o kadar güç bir bölümde üstelik YÖK’ün en gaddar zamanında okumazdım. Ancak o zamanlar ailenize yekten “Ben miki sektörüne gireceğim” demek olanaksızdı. Ben de okul bitinceye kadar gizli miki olarak çalıştım.

Metin Üstündağ: Pratikte Oğuz Abi ve Gırgır Dergisi sayesinde... Ama “karikatürist olmaya karar verdim” değil de “büyük heves ettim” diyeyim. Mizah biraz mizaç meselesi sanki... Bazı insanlar hayata değişik bakarlar... Olaylara, durumlara, kişilere... Galiba ben çocukken karikatürist olmaya değil de sanatçı olmaya heves etmiştim. Yazı, film, müzik, çizgi çok sihirli geliyordu bana. Sanatçılık ve özel bir alan olarak da karikatüristlik çocuklukta, ergenlikte kalmaya karar vermek gibi. Bu kafa insanı çok neşeli ve dinç kılıyor. Sonra şans, tesadüf, niyet, sabır ve çalışmakla da olaylar gelişiyor.
Erdil Yaşaroğlu: Çocukken sürekli çizgi roman okuduğum için etkilenmiş ve resimlerimin hepsine konuşma balonları yapmaya başlamıştım. Bu beni karikatüre yaklaştırmıştı ama karikatür nedir bilmiyordum o zamanlar. 9 yaşında öğrendim karikatürün ne olduğunu. Kuzenim Varol karikatür çiziyordu. Bütün aile onun karikatürlerini seviyordu. Beni de sevsinler diye bir gece herkes yattıktan sonra bunun bir karikatürünü önüme koyup çizdim. Öyle başladı karikatür maceram...

Selçuk Erdem: Aslında ben karikatürist olmaya hiç karar vermedim, hâlâ da vermiş değilim. Çocukken bir oyun olarak çizmeye başladım. Sonra yavaş yavaş ilerliyorsun ve bir bakmışsın profesyonel olmuşsun, yıllar da geçip gitmiş.
Her hafta çiziyor, yazıyorsunuz... Öncelikle; sizin içinde bir nevi köşe yazarı diyebilir miyiz?
MetÜst: Biçim olarak mizahçıların da evet bir yazı veya çizgi köşeleri var ancak içerik olarak tüm marifet köşeleri, klişeleri, detayları, tabuları yerle bir etmek. Mizahçılık ahkam kesmeyi ti’ye alır. Her şey gibi köşe yazarlığı da işimizin ancak bir malzemesidir. Mizah hayatın şekeri, tuzu, biberi, ekşisi, sosu, mikseri filan galiba.

E. Yaşaroğlu: Hepimizin bir derdi var. Bu yüzden yazıp çiziyoruz zaten. Dünyayı izleyip fikirler oluşturup, bunları insanlarla paylaşmak istiyoruz. Amacımız aynı, araçlarımız farklı. Ben karikatüristim, birileri de köşe yazarı.

Ressamlar var, tiyatrocular var, şairler var... Bir sürü farklı iletişim metodu kullanan insan var böyle. Bence bunları birbirine karıştırmasak daha iyi...

S.Erdem: Ne isterseniz diyebilirsiniz... Ama ben köşe yazarından çok öykücülere, romancılara benzediğimizi düşünüyorum; küçük kareler içinde de olsa hikâyeler anlatıyoruz çünkü.

Atilla Bey, hazır Selçuk Bey, edebiyat ve mizah arasındaki ilişkiye değinmişken sormak isterim; mizah yazarısınız, edebiyatın diğer türleri mizahı eziyor mu?

A.Atalay: Mizahın edebiyatın hafif edepsiz, haşarı çocuğu olduğu doğrudur. Ancak değil edebiyat, herhangi bir disiplin mizahı yok sayamaz diye düşünüyorum. Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanı bunun en güzel örneğidir. Birilerinin bir şeyleri “ciddiye almaması”na her alanda rastlanıyor. Ancak yazarlığınızın önüne mizahçılığınızı koyduğunuzda zaten o kadar da ciddiye alınmak gibi bir derdiniz olmuyor...

Peki, karikatürist veya mizahçı olmak zor mu? Mesela çevrenizdekiler ya da yeni tanıştıklarınız sizin hep komik olmanızı, espriler yapmanızı veya zekice sözler patlatıp durmanızı bekliyor mu? Böyleyse eğer bu zor değil mi?

E.Yaşaroğlu: Zor olan benim karikatür çizdiğimi öğrenen insanların hemen bana fıkra anlatmaya başlaması... Ben de komiğim olayına giriyor birçoğu. Oysa fıkra anlatmaktan da dinlemekten de çok sıkılırım. Sanırım bütün fıkraları bildiğim için... Her hafta Komikaze.net’in editörlüğünü yaparken yüzlerce fıkra okuyorum. Bu da fıkra dinleme keyfini çok uzaklaştırdı benden. Bir de karikatüristin komik olması beklenir ama ben sosyal hayatında komik olan çok az karikatürist tanıdım. Ben de çoğu zaman komik değilimdir. Ama bazen çok komik de olabilirim...

MetÜst: Komik olmak, komik görünmek belki sahne sanatçıları için geçerlidir ama biz bu işin daha çok yazılı-çizili arka planındayız. Sevdiğim insanlar arasında keyifli bir muhabbetteysem çok komik olabilirim. “Ben yalnızca dergide veya sahnede komiğim” demek çok komik. Bu biraz da insanın ruh haline ve durumlara bağlı tabii...

Bir hastanede doktor işini yapar ama siz işinizi yapmaya kalkarsanız ters karşılanır. Ama “hadi bizi güldür” anlayışı hoş değil. “Hazırlıksızım, aletlerim yok yanımda” deyip geçebilirim. “Mizah ciddi bir iştir” diyenlere de çok gülerim mesela. Üretim sırasında bir ciddiyet ve disiplin vardır ve esastır, bu doğru ama sonrasında bu iş komiktir. Komik olmalıdır. Zaten büyüsü ve çekiciliği de bundandır.

S. Erdem: Böyle bir beklenti hissedersem biraz rahatsız oluyorum. Ben biraz içine kapanık bir insanımdır zaten, kolay kolay açılmam. Esprili bir cevap mı beklemiştiniz yoksa?

Yoo sadece sordum, gizli bir niyetim yoktu! Peki ya siz Atilla Bey? Size neden mizahın “efendi yazarı” diyorlar? Mizah serseri midir genelde ve size bu sıfat verilerek farklılığınızın altı mı çiziliyor?

A. Atalay: Serseri diyen de oluyordur ama genelde mizahçılara muzipliklerine karşılık daha çok “fırlama” denir. Benim efendiliğim de müstesna bir mühendislik talebesi olduğum yıllarda “gizli miki” olarak faaliyet göstermemden kaynaklanıyor olabilir. Tabii bir de sessizce etrafı gözetleyip kayıt halinde olduğunuz zamanları efendiliğinize yoranlar oluyor. Efendilik filan değil, bildiğin sinsiklik esasen... Galiba “Efendi yazar” falan ayağına, o tip beklentilerden biraz yırttım herhalde. Eskiden “Adamın mesleği ölü yıkayıcı olsa yirmidört saat ölü mü yıkar” gibisinden terslenirdim. Ama bir de yok yere “Lan herif bizi ne biçim kaydediyodur. Resmen numune alıyo ortamdan” diyerek tedirgin olanlar var, ben onlardan daha çok geriliyorum.

Her hafta ya da düzenli olarak espri bulmak zor değil mi? İlham periniz var mı?

E. Yaşaroğlu: Çok serseri bir ilham perim var, pek yanıma uğramıyor. Onu çağırmak için çok çalışmam lazım. Ben haftada 12 kadar karikatür çiziyorum. Bunlar için de 30’a yakın espri buluyor ve aralarından en iyilerini çiziyorum. 30 espri bulmak için de en az haftanın 3 günü çalışmam gerekiyor. Zor gibi gözükebilir ama işini çok seviyorsan zor gelmiyor. MetÜst: ‹lham perisi değil de herkesin kendine göre bir üretme stili var galiba. Ben yazar-çizerliği bir iş olarak görmediğim için kendiliğinden ve keyifle gelişiyor her şey. Mizahçı üretemiyorsa işinden değil hayatından sıkılmış olabilir.

S. Erdem: Kolay değil, kolay olsa yaratıcılığa gerek kalmazdı. Çok çalışmak dışında da ilham perisi bilmiyorum!

Çok çalışmak ve gözlem işin püf noktası. Peki söylendiği gibi Türkiye mizah için iyi bir kaynak mı?

MetÜst: Mizah özünde kederli bir iş. Bir Fransız karikatürcüye “Fransa mizah için iyi bir kaynak mı” diye sorulur mu? Biz sorunlarla cebelleşen bir mizah ürettiğimiz, ülkemiz de bir sorun cenneti olarak görüldüğü için bu tür sorular soruluyor. Ancak keşke ülkemiz cennet olsa biz mizahçılar da işsiz kalsak!

S. Erdem: Gündem açısından aslında hiç iyi bir kaynak değil. Çünkü aynı konular önümüze tekrar tekrar geliyor ve bu bir süre sonra insanın moralini bozmaya başlıyor. ‹nsanlık halleri açısından ise ülkeler arasında bir fark olacağını sanmıyorum.

A. Atalay: Sanıyorum bir ara “Alman Teknik Adam” sıfatıyla bu topraklarda bulunmuş ve şöyle demiş Bertolt Brecht “Mizahın olmadığı yerde yaşamak zor ama her şeyin mizah olduğu yerde de yaşamak olanaksızdır!”

Peki, Türkiye insanı en çok neye güler? Mesela, sıkıştığınızda joker kartlarınız var mı? “Bugün garanti esprilerden kullanalım” demek için.

E. Yaşaroğlu: He he, keşke olsa! Sıkıştığım zaman sığınabileceğim esprilerim yok maalesef. Ama çizmeye vakit kalmadığı zaman çöl esprisi ararım. Çöl çizmek hızlı ve kolaydır çünkü... Arkaya iki çizgi atarsın tepe olur. Üstüne bir-iki nokta koyarsın, kum olur! “‹nsanlar neye güler?” diye espri aramam hiç. Ben sevdiğim esprileri çizerim, sonra da insanların gülmelerini umarım.
MetÜst: “Türkiye insanı neye güler”den çok bir Türkiye insanı olarak, “Ben neye gülerim” ilkesiyle yani kendi güldüğüm şeyleri yazıp çizmeye çalışıyorum. Garanti espri diye de bir şey yok! Çünkü mizah anlayışları çok hızlı değişiyor. Tek joker kartım var: Anlamaya çalışmak ve çok çalışmak. Bir de elimdeki kağıtları sürekli karıp durmak.

S. Erdem: Ben bunun cevabını bilmiyorum, zaten o kadar da popüler değilim! Televizyona, sinemaya bakınca çok da ince bir şeyler aramıyor insanımız galiba. Benim de öyle joker kartım yok, esprinin de garantisi olmaz:)

Best-seller romanların bir formülü olduğu ve bunu şu fıkranın özetlediği anlatılır: Temel roman yazacaktır, arkadaşına sorar “Ne yazarsam satar?” diye. O da “içinde muhakkak gizem, mistisizm, tarih, aşk, entrika ve seks olmalı” der. Bunun üzerine Temel romanın adını koyar; “Kontesi Sarayda Kim Becerdi?” Arkadaşı ama içinde mistisizm yok der ve Temel hatasını düzeltir: “Allah Allah Kontesi Sarayda Kim Becerdi!” Mizahın böyle bir mizah formülü var mı? Varsa sizin fıkranız nedir?

E. Yaşaroğlu: Fıkra anlattın bana yaa! Ne dedim az önce? Hiç dinlemiyorsun değil mi beni? He he! “Ne yaparsam çok okunurum” diye formüller yapmaya başlarsan, samimiyetini kaybedersin.

MetÜst: Has sanat formülsüzdür ya da sanatçı kendi formülünü üretir. Mizah ise zaten formül bozma sanatıdır. Çünkü formüller de birer klişedir ve mizah da temelde klişe kırıcılıktır.

S. Erdem: Ben böyle bir formül bilmiyorum, olsaydı da değerli olmazdı. Çünkü bizim işimiz “sanki bulunamayacak, hiç akla gelemeyecek” gibi duran espriyi bulup çıkarmak.

A. Atalay: Valla benim de kendimce bir formülüm var! Ama ehil olmayan ellerde tehlike saçabilir, kontes dahil herkes mizahçı falan olup ekmeğimizle oynar! Bu yüzden formülü kozmik baca deliğinde saklıyorum. Bu durumda fıkrayı da şifreli anlatacağım: Hazırcevap bir şahsı asansörde boş bir su damacanasıyla ilişki halinde yakalayıp “Bre densiz hiç damacanaya şey edülür mü?” demişler. Bu da onlara demiş ki “Be hey gafiller kazanın doğurduğuna inanıyorsunuz da damacanın bu ilişkiden bana bir evlat vereceğine neden inanmıyorsunuz?”

İşiniz tabularla oynamak ve doğal olarak da esprileriniz de seks de var, küfür de... Hani TV programlarından önce “genel izleyiciye göre ya da 18 üstü” gibi ibareler çıkıyor ya... Sizin esprilerinize böyle bir ibare konsa hangisi olurdu?

E. Yaşaroğlu: Umarım koymazlar, çünkü sınıflandırılmayı sevmiyorum.

S. Erdem: Bir tarafım IQ sınırı koymak isterdi, bir tarafım da ‘kim olursan ol gel’ derdi.

MetÜst: O akıllı işaretleri, hangi sivri akıllılar icat etti, bilmiyorum. Bu da ayrı bir sansür değil mi? Annem misin, babam mısın? Beni o kadar seviyor, düşünüyorsan savaşı, yoksulluğu, eşitsizliği bitir! Hem o işaretler akıllı olsaydı televizyona çıkmazlardı, imla işareti olurlardı. Orada daha çok ekmek var!

A. Atalay: Aile salonumuz vardır!

***

Selçuk Erdem

SERDİM YENİ BİR BAKIŞ AÇISI YAKALAMAK HAYVANLAR YARDIMCI OLUYOR

Neden hayvanları çiziyorsunuz? Onları sizin ve tabii sizin sayenizde de bizim için çekici kılan ne?

Benim derdim yeni bir bakış açısı yakalamakla ilgili, günlük hayatın uzağındaki absürt durumlar tam da günlük hayata farklı bakabilmem için yardımcı oluyor. Bu hayvanlar da olabilir uzaylılar da.

Kitaplarınızın arka kapak yazısı yok. Neden, karikatür kitabının arka kapak yazısı olmaz mı?

Birkaç karikatür koyuyorum arka kapaklara, sanki içerden yapılan bir paragraflık bir alıntı gibi. O karikatürleri koyunca zaten “Bakın içeride bunlar gibi daha bir sürü var, hadi gel birlikte gülelim” gibi bir şey demiş oluyorum.

Erdil Yaşaroğlu

BENİM BİR GÖZÜM BÜYÜKTÜR, ŞAŞI BAKARIM KARİKATÜRLERİMDEKİ KARAKTERLER GİBİ

İnsanlar kadar hayvanları da çiziyorsunuz. Neden?

İnsanları hayvanlar üzerinden anlatıyorum. Çünkü onları ve dünyalarını çizmek daha çok hoşuma gidiyor.

Niye çizdiğiniz tiplerin bir gözü hep diğerinden büyük?

Her çizerin çizgileri biraz kendine benzer. Benim bir gözüm diğerinden daha büyüktür çoğu zaman. Aynı zamanda da şaşı bakarım... Karikatür karakterlerim de şaşıdır.

Metin Üstündağ

PAZAR SEVİŞGENLERİ NAKLEN YAŞIYOR, ŞİYİR SEVİŞGENLERİ YORUMLUYOR

“şiyir Sevişgenleri” ile “Pazar Sevişgenleri” arasındaki fark nedir?

“Pazar Sevişgenleri” içgüdüleriyle, “şiyir Sevişgenleri” akıllarını kullanmaya çalışarak sürüyorlar hayatlarını. Pazar Sevişgenleri, sadece yaşıyor, fiiyir Sevişgenleriyse yaşadıkları üzerine oturup tartışıyorlar. Aşk içgüdüsel, ilişki planlı gelişiyor sanki. ‹nsanlar madde bağımlısı olabildiği gibi aşk ve ilişki bağımlısı da olabiliyor. Bıkmadan, usanmadan, gücüm yettiğince, keyifle irdeleyebileceğim bir alan olarak görünüyor bana aşk ve meşk durumları.

“Şiyir Sevişgenleri” okumuş-etmiş ama okumuş etmişliğinden pişman bir kesim mi?

Bir karikatürümde tipler şöyle konuşuyor “- anlamak, çözmeye yetmiyor/ - anlıyorum/ çözmüyor/ - anlı../ - çöz...” Kültür bize her şeyin çaresi gibi sunulur. Oysa insan okuyup-yazdıkça, kültürlendikçe yalnızlığı ve karamsarlığı da o derece artabiliyor. Bu ilişkilere de yansıyor. Zamanla sıradan şeyler bile problem olabiliyor. Pazar Sevişgenleri, naklen yaşıyor, fiiyir Sevişgenleri hayatı yorumluyor.

Otosansür sansürden daha tehlikelidir. Seks yazarken, “annem-babam görecek” diye çekinebilir. Böyle bir duygu size hiç uğramadı mı?

Tam aksine ben “annem-babam bırak ’seks yazmayı’, bunu yapmışlar ki ben olmuşum” diyorum. Aşk, seks müstehcen değildir. Müstehcen olan savaş, yoksulluk, üç kağıtçılık... Kötü niyet! Pis bakış açısı her şeyi bozabilir. Sadece sevişiyoruz ya, utanılacak bir şey yapmıyoruz. Utanılacak şeyler daha başka. Hayatımızı karartan, ömrümüzün önünü kesen bakış açısı bu zaten. Kendinizi bir çekiç olarak görürseniz, her şeyi ve herkesi de bir çivi olarak görürsünüz!

Atilla Atalay

SIDIKA AKILLI KIZDIR YUTMAYACAĞI GÜNLÜK TUTMAZ!

“Kalbin Böcüü” nedir?

Çukurova yöresinde, yaşamdan sıkılmış olanlar için kullanılan bir deyim: “Kalbinin böcüü ölmüş!” Mizahın hayattan rahatsız bir tarafı hep var. Bir mizahçı benim denediğim gibi kendince “ciddi” öyküler yazmaya kalkışırsa ortaya, azıcık hüzünlü şeyler çıkabiliyor. Bu kitap otuz yılın ardından “ciddi” öykülerimden bir seçki olduğu için böyle bir ad seçtim. Kitapta otuz seçilmiş öykünün yanında “Kalbin Böcüü” adlı bir de giriş öyküsü yer alıyor.

Sizin “Sıdıka” dan ötürü azımsanmayacak bir kadın okurunuz var. Bir dönem edebiyatta “kadını anlatmak” çok yaygındı... Sizce kadını anlatmak zor mu?

Doğrusu kadınların hepsini değil ama Sıdıka’yı anlatmak maalesef kolay. Çünkü ülke nüfusu “kahir ekseriyetle” Ünzileler, Kardelenler, Sıdıkalar’dan oluşuyor. Zor olan tek tarafı Sıdıka ve çevresi üzerinden mizah yaparken kız çocuklarının, kadınların halihazırda gördüğü zulmü komikleştirerek şiddetini azaltmak, kanıksanmasına neden olmak gibi bir tehlikenin bulunması...

Sıdıka günlük tutardı... O günlük Ergenokan’a düşer mi?

Valla kendi tipim diye söylemiyorum, Sıdıka zekii bir kızdır. Yutamayacağı büyüklükte günlük tutmaz!






Bu kitap Türkçe olsun!

Belki de internetin herhangi bir semtinde birleşip bir liste oluşturulmalı. “Bu
kitap Türkçe olsun!” listesi. Kim, hangi dilden hangi kitabı biliyorsa, kılavuzluk
edip listeye eklemeli. ‹çeriğini anlatıp, Türkçeleşmesini savunmalı. Sonra o semtin gezenleri oy vermeli kitaplara. Elbet bir yayınevi ilgilenir. Hele bir on bin oy alsın “La Pelle”, üç ay sonra adı “Deri”dir ve içi Türkçedir.

‹şgal altındaki her ülke, ticari bir maldır. Dolayısıyla sınırlı bir kullanım süresi içinde satılması ya da tüketilmesi gerekir. Aksi takdirde mal çürür. 2003 yılından beri Amerikan malı olan, Irak adındaki ülke ise çoktan çürümüştür.
Peki, çürümüş Irak nasıl kokar? Zahmete gerek yok, kokuyu burunlarımıza kadar taşıyan IRIN (Integrated Regional Information Networks) adlı bir kuruluş var. Birleşmiş Milletler Örgütü’yle ortak çalışan IRIN’in, Irak’taki çocuk istismarına ilişkin raporunda yer alan Um Zekeriya adındaki Iraklı kadının cümleleri yeterince kesif:
“Biz yoksul bir aileyiz. Üç ay önce, oğullarımı çalıştırmak isteyen birileri geldi. Para veririz, dediler. Allah razı olsun onlardan, artık yemek yiyebiliyoruz. Kim ne derse desin, ben oğullarımla iftihar ediyorum.”
HAR‹TADA B‹R KARIfi SA⁄DA
Oğullar: Biri on üç, diğeri on dört yaşında. ‹ş: Fuhuş. Zemin: Irak. Zaman: Amerikan işgali. Um Zekeriya: Deli mi? Kötü mü? Çaresiz mi? Hangisi? Seçmek zor. Um Zekeriya’nın cümlelerini aklımıza tercüme etmek zor. Oysa haritada, bir karış sağda yaşıyor. Ama ne televizyon, ne de bilgisayar ekranı, çürümüşlüğün kokusunu geçirmediğinden, anlamak için haberleri izlemek yetmiyor. ‹şgali anlamak için işgali okumak gerekiyor. Kimden mi? Curzio Malaparte’den.
Romanın adı “La Pelle (Deri).” Bir yerlerinde, “‹nsanın tek gerçek vatanı derisidir. Onu kurtarmak ve hayatta kalmak için her şeye razıdır!” yazdığı için romanın adı “Deri.” Türkçe yazsaydı, büyük ihtimalle adını “Post” koyardı. Ne pahasına olursa olsun, kurtarılması gereken Post! Asla deldirilmemesi gereken... Peki, bütün bunların Um Zekeriya’yla ilgisi ne? Sayfa 25:
Kadınlar bağırıyordu: “Oğlanlar iki dolar, kızlar üç dolar!”
“Sen de bu üç dolarlık kızlardan bir tane isterdin, değil mi?” dedim Jack’e.
“Shut up Malaparte!”
“Canım, çok da pahalı değil. Üç dolara bir kız çocuğu! Koyun etinin kilosu bile daha pahalı. Üç dolar! Neredeyse üç yüz liret. Sekiz, on yaşlarında bir kız kaç kilo çeker? Yirmi beş mi?”
Kızların ve oğlanların fiyatları son günlerde bir hayli düşmüştü. Buna karşın şeker, yağ, un, et ve ekmeğinki yükseliyordu. Aslında insan etinin Napoli pazarındaki değerini kaybetmesinin nedeni, bütün güney ‹talya’dan kadınların şehre koşup gelmesiydi. Özellikle son haftalarda, toptancılar önemli miktarda Sicilyalı kadın yığmıştı Napoli’ye. Tabii ki hepsi de taze et değildi ama zaten siyahî askerlerin eti olgun sevdikleri de biliniyordu.
Zemin: Napoli. Zaman: Amerikan işgali. Malaparte: Kendi romanında bir kahraman. Amerikan karargahında görevli ‹talyan irtibat subayı rolünde. Yanındaki Jack. Amerikalı bir astsubay. Napoli sokaklarında yürüyorlar. Yıl, 1943. ABD’nin faşizmden kurtardığı ‹talya’ya getirdiği özgürlüğü yakından görebilmek için yıkık bir eve giriyorlar. Birkaç fahişe, ellerindeki sarı saç yumaklarıyla oynuyor. Peruğa benzeyen, iplerle bir araya getirilmiş sarı saçlar. Amerikan askeri soruyor: “Ne işe yarıyor bunlar?” Esmer kızlardan biri eteğini kaldırıp, elindeki sarı saç yumağını bacaklarının birleştiği karanlığa yerleştiriyor. Sorunun yanıtını verense, o ana kadar sessiz kalan pezevenk oluyor. “Zenci askerler için! Amerikalı zenciler için.” Askerin hâlâ anlamadığını görünce, ekliyor: “Zenciler sarışın seviyor. Bunu takan kızlar on dolar ediyor.” Sonra, sanki Um Zekeriya’yı tanıyormuş gibi kendi kendine mırıldanıyor: “Kadınlar da savaşı kaybetti...”
Bazı romanlar hayatı anlatır. Bazı romanlarsa hayattır. ‹şgal altındaki bir ülkenin, ancak kadınları da teslim olduğunda çürümeye başladığını anlamak için Malaparte okumak gerekir. 2010 yılının Irak’ını anlamak içinse 1949’da yayınlanmış “Deri”yi okumak... En az IRIN raporları kadar gerçekçi ve günceldir.
D‹R‹ VE HIZLI HAMLELER GEREK
Peki, bütün bunların sizinle ilgisi ne?
Anadilimiz ‹talyancaya hayli mesafeli olduğundan ve Malaparte’nin bir Türk olarak dirilme ihtimali hayli düşük olduğundan, öncelikle “La Pelle”nin Türkçeye çevrilmesi gerek. Her ne kadar Malaparte’nin “Volga Avrupa’dan Doğar” ve “Kaputt” adlı romanları bir zamanlar Türkçeye armağan edilmiş olsa da, kitapçılardaki yerleri birer hayalet kadar. Ancak Dünya edebiyatında, daha binlerce Malaparte ve binlerce “Deri” var -ki hiçbiri Türkçeyle tanışmamış. Çünkü konuya ilişkin karar düzeneğinin merkezindeki yayınevi yetkililerinin ilgi alanlarıyla sınırlı bir yüzyıl geçmiş. Oysa hangi kitapların Türkçeye çevrileceği konusu, diri ve hızlı hamleler gerektiriyor. Bu noktada, bilinçli okurların da sürece dahil olması şart.
Belki de internetin herhangi bir semtinde birleşip bir liste oluşturulmalı. “Bu kitap Türkçe olsun!” listesi. Kim, hangi dilden hangi kitabı biliyorsa, kılavuzluk edip listeye eklemeli. ‹çeriğini anlatıp, Türkçeleşmesini savunmalı. Sonra o semtin gezenleri oy vermeli kitaplara. Elbet bir yayınevi ilgilenir. Hele bir on bin oy alsın “La Pelle”, üç ay sonra adı “Deri”dir ve içi Türkçedir.
Ne okuyacağımıza ilişkin verilen kararlarda söz hakkımız olmadığı sürece, kitapçılar duvar, kitaplar da duvar kağıdı gibi görünecek gözümüze. Ne okuyacağımıza biz karar vermeyeceksek, bütün bunların bizimle ilgisi ne?

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163